Yayınlar


Tutuklamaya Dair Uygulamada Görülen Sorunlar, Tesbitler, Değerlendirmeler

 Av. Prof. Dr. Metin FEYZİOĞLU 

(Prof. Dr. Ali Naim İnan Armağanında, 2009, yayımlanmıştır)


I. GEREKÇESİZ TUTUKLAMA KARARI VERİLEMEZ. 
II. KANUNUN EMRETTİĞİ BÜTÜN ŞARTLAR SOMUT OLAYDA ARANMAKSIZIN UYGULANAN TUTUKLAMA, EZİYETTİR.    
III. CMK’NUN DURUŞMA DEVRESİNDE DOSYA ÜZERİNDEN TUTUKLULUĞUN DEVAMINA KARAR VERİLMESİNE İMKAN TANIYAN DÜZENLEMESİ DEĞİŞTİRİLMELİDİR
IV. “KATALOG SUÇ” SÖZ KONUSU OLDUĞUNDA DAHİ TUTUKLAMA KARARI VERMEK ZORUNLU DEĞİLDİR
V. DURUŞMADA YÜZÜNE KARŞI TAHLİYESİNE KARAR VERİLEN TUTUKLU O ANDAN İTİBAREN SERBESTTİR. FORMALİTELERİN YERİNE GETİRİLMESİ GEREKÇESİYLE ELLERİ ZİNCİRLENEREK TUTUKEVİNE ZORLA GERİ GÖTÜRÜLEMEZ.


I. GEREKÇESİZ TUTUKLAMA KARARI VERİLEMEZ

Tutuklama kararında, kanunun aradığı şartların her biri, gerekçelendirilmiş olarak yazılmak zorundadır (CMK md. 100/2). Gerekçe göstermek yükümlülüğü yalnızca CMK’ndan kaynaklanmaz. Anayasa md. 141’e göre “bütün mahkemelerin her türlü kararları” gerekçeli olmak zorundadır. Gerekçesiz karar verilmesi, AİHS md. 6’da ve Anayasa md. 36’da güvence altına alınan adil yargılanma hakkında da aykırıdır.


Tutukluluğun devamına karar verilebilmesi için tutuklama şartlarının bulunması gerektiğine göre, tutukluluğun devamına ilişkin kararlarda da gerekçe gösterilmesi zorunluluğunun bulunduğu açıktır. 

“Delil durumu”, ifadesi, olsa olsa, kuvvetli suç şüphesinin varlığına işaret eden bir gerekçe olabilir. “Şüphelinin/sanığın kaçma ihtimalinin varlığı”, “şüphelinin/sanığın delilleri karartma ihtimalinin varlığı”, “henüz bütün delillerin toplanmamış olması”, “tüm dosya kapsamı” gibi ifadeler ise hiçbir şekilde gerekçe değildir.

Tutuklama kararını veren yargılama makamı, yazdığı gerekçede, hangi somut olguların şüphelinin/sanığın kaçacağına (veya saklanacağına) dair şüphe oluşturduğunu, şüphelinin/sanığın hangi davranışlarının delilleri karartacağına dair kuvvetli şüphe yarattığını ve adli kontrol uygulanmasının kanunen mümkün olduğu hallerde neden adli kontrol uygulamasının yetersiz kalacağını açıklamalıdır.        

CMK’nun gerekçe göstermeyi zorunlu kılan hükmünün yerindeliğine inansın veya inanmasın her hakim, bu hükmün gereğini yerine getirmekle yükümlüdür.

Hukuk devletinin belki de en genel ve basit tanımı, “kendi koyduğu kuralla bağlı olan devlet”tir. Yargı erkini kullanan hakim, bu erki devlet adına kullanmaktadır. Bu devlet hukuk devleti ise, hakim, hukuk kurallarıyla bağlıdır. Şüphelinin/ sanığın ceza kanununu ihlal ettiği iddiası üzerine yargılama yetkisini kullanan hakim, Ceza Muhakemesi Kanunu’nu ihlal ederse, ortaya, açıklanması zor, çelişkili bir durum çıkar. Kaldı ki gerekçe, yargılamanın adil olduğunu gösteren en önemli belge olduğuna göre, CMK’nun böyle bir zorunluluk getirmiş olması son derece yerindedir.        

Değerlendirme

Maddi ve hukuki sorun, adli yolla çözülmelidir. Adli yolu, ceza muhakemesi kural ve ilkeleri tanımlar. Adli yol, bütün adli sistemin, mahkemelerin, hakimlerin, savcıların, avukatların yegane varlık sebebidir. Şu halde ceza muhakemesi kural ve ilkeleri muhakemenin süjeleri için ayak bağı değildir. Muhakemenin süjeleri, ceza muhakemesi kural ve ilkelerine uydukları sürece, varlık sebeplerine uygun davranmış olurlar.

II.KANUNUN EMRETTİĞİ BÜTÜN ŞARTLAR SOMUT OLAYDA ARANMAKSIZIN UYGULANAN TUTUKLAMA, EZİYETTİR

Tutuklama bir ceza değildir.

Tutuklama bir koruma tedbiridir.    

Tutuklama ceza muhakemesinin amacına ulaşmasını sağlamak için başvurulan bir araçtır.

Tutuklama kararı verilebilmesi için Ceza Muhakemesi Kanunu’nun aradığı bütün şartların (CMK md. 100/1) aynı anda bulunması gereklidir. Kanunun aradığı şartların tamamı aranmaksızın uygulanan bir tutuklama, koruma tedbiri değildir. Çünkü böyle bir “tutuklama”yı ceza muhakemesi amaçlarıyla haklı göstermek imkansızdır.
Öte yandan, Devlet eliyle uygulanan bir hürriyet kısıtlamasına “ceza” denilebilmesi için, Anayasa’nın 38. ve TCK’nun 2. maddesine göre, kanunda tanımlanmış olması gereklidir. Cezanın kanuniliği, onun süresinin, miktarının ve türünün önceden bilinmesini sağlar. Cezaya hükmedildiğinde de, cezanın muhatabı hürriyetinin hangi süreyle kısıtlanacağını ve/veya ne kadar para cezası ödeyeceğini bilir. Müebbet hapis cezasında dahi belirlilik vardır.

Tutuklamanın şartlarının ne zaman ortadan kalkacağı ise önceden bilinemez. Bu nedenle tutuklama tedbirinin süresi önceden belirlenemez. Tutuklamanın azami bir süreyle sınırlandığı hallerde dahi bir belirlilikten söz edilemez.      

Değerlendirme

Kanunun tutuklama kararı verilebilmesi için öngördüğü şartlar aranmaksızın verilen bir karara dayanan tutuklama, keyfidir. Keyfi uygulanan bir tutuklamanın, peşinen verilen bir ceza olduğu ileri sürülebilir. Ancak bu nitelendirme, keyfiliği, çeşitli hukuk dışı gerekçelerle mazur göstermeye yarar. Niye uygulandığı kanuna göre açıklanamayan/gerekçelendirilmeyen ve ne kadar süreyle devam edeceği önceden bilinmeyen bir hürriyet kısıtlamasının adı, olsa olsa, eziyettir.


III. CMK’NUN DURUŞMA DEVRESİNDE DOSYA ÜZERİNDEN TUTUKLULUĞUN DEVAMINA KARAR VERİLMESİNE İMKAN TANIYAN DÜZENLEMESİ DEĞİŞTİRİLMELİDİR

Tutuklama, ceza muhakemesinin amacına ulaşmasını sağlamak için başvurulan bir araçtır. Şüphelinin/sanığın tutuklanması gerektiren şartlar, süreç içerisinde ortadan kalkabilir. Bu durumda tutuklamaya derhal son verilmelidir. Aksi takdirde tutuklama, keyfi bir uygulamaya dönüşür.     

Şüpheli/sanık tutuklama kararı üzerine tutulduktan sonra, kanun, düzenli aralıklarla tutuklama şartlarının devam edip etmediğinin yargılama organınca incelenmesini öngörmüştür (CMK md. 108).      

Mülga CMUK uyarınca tutukluluk halinin devamının gerekip gerekmediğine mahkeme her oturumda karar vermek zorundaydı (CMUK md. 112). Tutuklu işlerde duruşmaya otuz günden fazla ara verilemezdi (CMUK md. 222).  

CMK md. 108/3’e göre de duruşma devresinde mahkeme, tutukevinde bulunan sanığın tutukluluk halinin devam edip etmeyeceğini her oturumda incelemek zorundadır. Mahkeme ihtiyaç görürse, oturumlar arasında da inceleme yapabilir. Mahkeme, anılan yetkisini re’sen kullanabilir; ilgililerin talebine gerek yoktur. Kuşkusuz, talepte bulunulması da mümkündür. Mülga CMUK’ndan farklı olarak, CMK’nda, tutuklu işlerde duruşmaya otuz günden uzun ara verilmesini yasaklayan bir hüküm bulunmamaktadır. Mahkeme, tutuklu işlerde de duruşmaya otuz günden fazla ara verebilir. Ancak bu durumda CMK md. 108/3’ün son cümleciğinde yer alan “ya da birinci fıkrada öngörülen süre içinde re’sen karar verir” hükmü uyarınca, 1. fıkrada sözü edilen otuz günlük süre dolduğunda mahkeme, dosya üzerinden tutukluluğun devam edip etmeyeceğine dair bir karar vermek zorundadır.  
Mülga CMUK’ndaki düzenleme ile CMK’ndaki düzenlemeyi karşılaştırdığımızda, mülga Kanun’daki düzenlemenin daha yerinde olduğunu ifade etmek zorundayız. Şöyle ki, tutukevinde belirsizlikler içinde yaşamını sürdüren sanık, her oturumu heyecan ve endişe içinde beklemektedir. Çünkü her oturum, tutuklu sanığın kendini yargılayan mahkemenin huzuruna çıkmasını sağlar. Her oturum, sanığa, yüze karşı savunma yapma imkanını verir. Her oturumda savunma makamı, sanığın suçluluğu hakkında kuvvetli şüpheye sebebiyet verecek belirtilerin olmadığını, kaçacağına dair somut olguların bulunmadığını veya delilleri karartacağına dair kuvvetli şüphenin ortadan kalktığını veya bu şüphelerin baştan itibaren yersiz olduğunu hakim veya hakimlerin yüzlerine karşı anlatabilir.

Her oturumda, mahkemenin hakim veya hakimleri de, hürriyetini kesin hükümden önce en ağır şekilde sınırladıkları insanla yüz yüze geleceklerdir. Dolayısıyla mahkemenin hakim veya hakimleri, dosyadaki bir ismin değil, karşılarında gördükleri bir insanın hürriyetinin kısıtlanmasının devamına veya tahliyesine karar vereceklerdir.

Ceza muhakemesinin duruşma devresinde kural, sözlülük ve yüze karşılıktır. Sözlülük ve yüze karşılığın uygulandığı bir ortamda, başta vicdan olmak üzere insani değerlerin etkili olması, dosya üzerinden kararların verildiği bir ortama kıyasla çok daha muhtemeldir. Öte yandan sözlülük ve yüze karşılık etkili bir savunma hakkı için de gereklidir. Tutuklama şartlarının bulunup bulunmadığını veya devam edip etmediğini sağlıklı bir şekilde değerlendirebilmek için hakim, şüpheli veya sanıkla yüz yüze gelmelidir.

Nitekim CMK, bu gerekçelerle olsa gerek, gıyapta tutuklama kararı verilmesini kural olarak yasaklamış, tutuklamanın şüpheli veya sanığın yüzüne karşı verilmesini öngörmüştür (CMK md. 101/4, 5320 sayılı Kanun md. 5). Hatta tutuklamama kararına itiraz edildiğinde, itiraz merciinin gıyapta tutuklama kararı vermesini dahi doğru bulmayan Kanun, merciin yakalama emri vererek şüpheli veya sanığı huzuruna getirtmesini ve tutuklamaya ilişkin kararını kişinin yüzüne karşı vermesini öngörmüştür (CMK md. 98/1).     

Tutuklama kararından sonra, tutukluluğun devamına karar verilmesi de, tutuklama şartlarının varlıklarını korumasına bağlıdır. Şu halde tutukluluğun devamı kararı, yeni bir tutuklama kararı gibidir. Öyleyse ilk tutuklama kararı nasıl yüze karşı veriliyorsa, en azından duruşma devresinde, tutukluluğun devamı kararları da mutlaka yüze karşı verilmelidir.

Değerlendirme

CMK’nun tutuklu işlerde dahi duruşmaya otuz günden uzun süre ara verilmesine imkan tanıyan düzenlemesine, daha doğrusu buna imkan sağlayan eksik düzenlemesine rağmen, mahkemelerimiz, elbette, otuz günü geçmeyecek ertelemeler verebilirler. Örneğin müzekkereye verilecek bir cevabın veya bilirkişi raporunun otuz gün içinde ulaşmayacağını hesaplayan mahkeme, sanık tutuklu ise, en geç otuz gün sonraya ertelenen duruşmada, beklenen cevap veya bilirkişi raporu gelmez ise ne yapacağını düşünmemelidir.
Mahkemenin yapacağı görev bellidir: Hürriyeti kesin hükümden en ağır şekilde sınırlanan bir insanın tutukluluk haline devam edilip edilmeyeceğini değerlendirecektir.

IV. “KATALOG SUÇ” SÖZ KONUSU OLDUĞUNDA DAHİ TUTUKLAMA KARARI VERMEK ZORUNLU DEĞİLDİR

CMK md. 100/3, belirli suçların yer aldığı bir liste içermektedir. Bu listedeki suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebepleri var ise, tutuklama nedeni var sayılabilir.

CMK md. 100/3 hükmü, kanuni bir karine içermektedir. Bu kanuni karine, tutuklama nedenlerinin varsayılabilmesine ilişkindir. Listedeki suçlarla ilgili yürütülen bir soruşturma veya kovuşturmada, tutuklama kararı verebilmek için yargılama makamı, tutuklamanın birinci şartı olan kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguları tesbit etmek zorundadır. Başka bir anlatımla, soruşturmanın veya kovuşturmanın konusunun listede (uygulamada söylenegeldiği şekliyle “katalog”da) yer alan suçlardan olması, kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların aranmayacağı anlamına gelmez. Kanuni karine, bu şartı kapsamamaktadır.        

Listenin işlevi şudur: Bu listede yer alan suçlardan dolayı yürütülen bir soruşturma veya kovuşturmada yargılama makamı, şüpheli veya sanığın kaçacağı şüphesini uyandıran somut olguları ya da delilleri karartacağına dair somut davranışları gerekçeli kararında (tutuklama kararının gerekçesinde) göstermek zorunda değildir. Ancak mutlaka, şüpheli veya sanığın suçu işlediğine dair kuvvetli şüphe oluşturan olguları açıklamakla yükümlüdür.

CMK md. 100/3’deki karine, aksi kabul edilebilen bir karinedir. Başka bir deyişle yargılama makamı, soruşturma veya kovuşturma konusu suç, maddede yer alan listedeki suçlardan biri olsa dahi, şüpheli veya sanığın kaçmayacağı ya da delilleri karartmayacağı sonucuna ulaşabilir. Ancak neden bu sonuca ulaştığını tutuklama talebini reddederken veya tahliye kararı verirken gerekçelendirmelidir.  

Değerlendirme

Kanun koyucunun tutuklama kurumunda “katalog suçlar” kabul etmesi eleştiriye açıktır. Ancak CMK md. 100/3’teki kanuni karineyi kapsamı dışında uygulamak ve maddede sayılı suçlarda tutuklamanın zorunlu olduğu anlayışını benimsemek, temel hakları ihlal eden ağır bir “yanlış uygulama” olacaktır.    

V. DURUŞMADA YÜZÜNE KARŞI TAHLİYESİNE KARAR VERİLEN TUTUKLU O ANDAN İTİBAREN SERBESTTİR. FORMALİTELERİN YERİNE GETİRİLMESİ GEREKÇESİYLE ELLERİ ZİNCİRLENEREK TUTUKEVİNE ZORLA GERİ GÖTÜRÜLEMEZ.

Duruşmada sanığın yüzüne karşı verilen tahliye kararıyla birlikte, sanığın, o ceza davasında tutukluluk hali son bulur. Sanık, başka bir suçtan tutuklu değil ise, kararın tefhim edildiği anda hürriyetine kavuşur. Kurucu nitelikte olan işlem, mahkemenin verdiği tahliye kararıdır. Tahliye kararının tutukevine bildirilmesine yönelik yapılan işlem, kurucu değil, bildiricidir. Başka bir anlatımla sanığı tahliye eden tutukevi değil, mahkemedir.

Ancak sanık, başka bir yargılama nedeniyle tutuklu veya hapis cezası mahkumu olabilir. Mahkeme tahliye kararı verdiğinde sanığın o anda tahliye edilip edilmeyeceğini bilebilmek için, tutuklu adliyeye getirilirken, tutukevindeki dosyasının bir sureti de beraberinde getirilebilir. Adalet Bakanlığı, bu konuda işlevsel bir sistem elbette kurabilir.

Şu halde mahkeme tarafından tahliyesine karar verilen tutuklu, zorla tutukevine geri götürülemez; elleri hiçbir şekilde kelepçelenemez. Bir takım bürokratik işlemlerin tamamlanması, bazı belgelerin imzalanması gibi formaliteler, mahkeme tarafından tahliye edilmiş hür bir insanın elleri kelepçelenerek zorla tutukevine götürülmesinin hukuka uygun bir mazereti olamaz.         

Mahkeme tarafından yüzüne karşı tahliyesine karar verilen sanık o andan itibaren hürriyetine kavuştuğuna göre, onun tutukevine zorla, hatta elleri kelepçeli geri götürülmesi, bu fiili işleyenlerin TCK md. 109’dan dolayı sorumlu tutulmalarını gerektirebilir.

Değerlendirme

Hürriyet, değerlidir. Birkaç saati bile!