Yayınlar


Tutuklamadan Doğan Zararların Giderilmesi

Metin Feyzioğlu

(Ankara Barosu Dergisi, 1993/1, yıl 50, ss. 113-141.) 

I- TUTUKLU KALINAN SÜRENİN CEZA MAHKUMİYETİNDEN MAHSUBU 

A- KAVRAM VE HUKUKİ NİTELİK 

Tutuklu kalınan sürenin ceza mahkumiyetinden mahsubu, TCK’nun 40. maddesinde düzenlenmiştir[1]. TCK md. 40Ğ1’e göre, “ Hüküm kat’iyet kesbetmeden evvel vukubulan mevkufiyet ceza mahkumiyetlerinden indirilir.” Öncelikle belirtmek gerekir ki, sözü geçen hükümden de anlaşılacağı üzere Türk Hukukunda zorunlu mahsup sistemi kabul edilmiştir. TCK md. 40’daki şartların gerçekleşmesi halinde mahsup işleminin yapılması zorunludur; bu hususta hakimin takdir hakkı bulunmamaktadır. Zorunlu mahsup sistemi “hukuki sistem” olarak da adlandırılabilir[2].

Tutuklulukta geçirilen sürenin ceza mahkumiyetinden indirilmesi, bu sürenin nitelik itibariyle mahkumiyetten sayıldığı anlamına gelmez. Mahsup, esasen adalet duygusuyla kabul edilmiştir ve cezaların infazı ile ilgili bir işlemdir[3]. Mahsupta amaç, kişiye, suçlu olduğu kesin hükümle sabit olmadan tutuklama suretiyle verilen zararın, cezanın infazı sırasında bir ölçüde giderilmesidir. Böylelikle, kişi mahkum olduğu cezadan daha uzun süreyle hürriyetinden mahrum edilmeyecek veya para cezasına mahkum olmuşsa bu cezasının bir kısmını tutuklu kalarak ödediği varsayılarak geri kalanını ödemesi sağlanacaktır. Bu noktada, mahsup kurumu sayesinde, muhakeme sırasında tutuklanmış mahkumların hiç tutuklanmamış mahkumlara göre daha avantajlı kılındığı söylenebilir. Ancak tutukluluk ve hükümlülük infaz rejimlerinin birbirinden çok farklı olmadığı ülkemiz açısından bu iddia doğru kabul edilemez.

 B- MAHSUBUN ŞARTLARI 

TCK md. 40’a göre, mahsup işleminin yapılabilmesi için tutuklu olarak geçirilen bir sürenin ve kesinleşmiş bir ceza mahkumiyetinin bulunması gereklidir. Aşağıda bu iki şart ayrıntılı olarak incelenmeğe çalışılacaktır.

 1- TUTUKLU GEÇİRİLEN BİR SÜRENİN BULUNMASI 

TCK md. 40’ın açık ifadesine göre mahsup işleminin yapılabilmesi için, tutuklu geçirilen süre, mahkumiyet hükmü kesinleşmeden önce olmalıdır. Bir diğer ifadeyle ancak mahkumiyet hükmü kesinleşmeden önce tutuklu kalınan günler cezadan indirilebilir. Tutuklu geçirilen süre tutuklama kararından itibaren değil, sanığın tutulması suretiyle hürriyetinin kısıtlandığı tarihten itibaren hesaplanır[4]. Sanığın teminatla salıverilmesi halinde, teminatla salıverme kararının uygulanmasından bu kararın geri alınmasına kadar tutukevi dışında geçirilen sürenin mahkumiyetten mahsubu, mahsup işleminin kabul edilme amacına aykırı olacaktır.

Mahsup işleminde önemli olan, tutuklama kararının, mahkumiyet hükmü kesinleşmeden evvel yerine getirilmeye başlanmış olmasıdır. Tutukluluk halinin hükmün kesinleşmesi anında devam ediyor olması mahsub engel olmaz. Mahsuba karar verme konusunda hakimin takdir yetkisi bağlı yetki olduğuna ve kanunda aksine bir hüküm olmadığına göre,sanığın kendi kusurlu hareketleriyle tutuklamaya neden olması veya tutuklamayı uzatması mahsup yapılmamasını gerektirmez[5].

Doktrinde hakim olan görüşe göre TCK md. 40’daki “mevkufiyet” (tutuklama) terimi, teknik anlamda tutuklama dışındaki diğer hürriyet kısıtlamalarını, özellikle gözaltında, zorunlu olarak adli tıpta ve buralara götürülürken yolda geçirilen süreleri de içine alacak şekilde geniş anlaşılmalıdır[6]. CMUK’nun 74. maddesinin açık hükmü uyarınca da gözlem altına alma süresi ileride verilecek cezadan ve muhafaza ve tedavi tedbirinin asgari süresinden düşülür. Yargıtay’a göre de “Bir suç dolayısıyla suçlunun hürriyetini tahdit mahiyetinde ve o maksatla geçirdiği her müddet mahkumiyetinden indirilir.”[7]

Mahsubun yapılması için tutukluluğun, mahkumiyetle sonuçlanan davada olması gerekmez. Sanık bir ceza davasında tutuklu kalsa ve başka bir ceza davasında da mahkum olsa, tutuklu olarak geçirdiği süre cezasından düşülebilecektir. Tutukluluk kesin hükümle mahkumiyetten önce gerçekleştiği sürece, tutuklu kalınan ceza davasının kesin hükümle sonuçlanması veya bu davada sanığın beraet etmiş olması da şart değildir[8]. Tutuklama kararının verilmiş olduğu ceza davasında mahkumiyet kararı verilirse, bir kez mahsup yapıldığı için artık tutuklu geçirilen süre bu mahkumiyetten düşülmeyecektir[9]. Ancak ilk mahsup işleminden geriye tutuklu kalınan süre artmışsa, bu sürenin ikinci mahkumiyetten indirilmesi mümkün olmalıdır. Hem tutuklu geçirilen sürenin bulunduğu ceza davasında hem de bir diğer ceza davasında mahkumiyet hükmü verilmesi halinde, mahsubun sanığın tutuklanmamış olduğu ceza davasındaki mahkumiyetten yapılması, özellikle CMUK md. 400 uyarınca infaza ara verilmesi halinde önem arz eder. Mahkum hakkında, tutuklu kalmadığı ceza davasında verilen mahkumiyet hükmünün infazına ara verilmediği halde, tutuklu kaldığı davada verilen mahkumiyet hükmünün infazı ertelenmiş olabilir. Bu takdirde tutuklulukta geçirilen süre, infazına ara verilmiş mahkumiyet yerine, infazına devam edilen mahkumiyetten mahsup edilebilir.

 2- KESİNLEŞİMİŞ BİR CEZA MAHKUMİYETİNİN BULUNMASI 

TCK madde 40’a göre mahsup işleminin yapılmasının ikinci şartı, kesinleşmiş bir ceza mahkumiyetinin bulunmasıdır. Tutuklu geçirilen süre sadece geçici hürriyeti bağlayıcı cezalardan ve TCK md. 40Ğ2’nin açık hükmü gereğince para cezalarından mahsup edilebilir. İdam, müebbet ağır hapis ve hukuku bağlayıcı cezalardan mahsup, bu cezaların hukuki nitelikleri itibariyle mümkün değildir[10].

Yukarıda da açıklandığı gibi, mahsup yapılabilmesi için, ceza mahkumiyetinin tutuklu kalınan davada verilmiş olması gerekmez. Mahkumiyet hükmü, sanık hakkında açılmış başka bir ceza davasında da verilmiş olabilir. Nitekim TCK md. 40’da da “ceza mahkumiyetinden” değil “ceza mahkumiyetleri”nden bahsedilmektedir. Tutuklu kalınan ceza davası ile mahkumiyet kararı verilen ceza davasının farklı mahkemelerde görülmüş olması da mahsuba engel olmamalıdır[11].

Sanık hakkında açılmış iki ayrı ceza kovuşturmasının bulunması halinde yapılacak mahsup işleminde önemli bir sorun, suç teşkil ettiği için ceza mahkumiyetini gerektiren fiilin, sanığın tutuklanmasına karar verilen kovuşturmaya göre ne zaman işlenmiş olduğudur. Yargıtay, “beraet hükmü kesinleştikten sonra işlenmiş olan suçtan mahkumiyet halinde evvelce beraetle neticelenmiş olan suçtan dolayı mevkuf kaldığı müddetin beraetinden sonra işleyeeği suçtan verilecek ceza müddetinden indirilmesinin kanun hükümlerine uymayacağı”na karar vermiştir[12]. Demek ki mahsup işleminin yapılabilmesi için sanık, mahkumiyetine karar verilen fiili, tutuklu kaldığı ama sonuçta beraet ettiği muhakemede beraet kararı kesinleşmeden önce işlemiş olmalıdır. Böylelikle sanık mahkumiyetine karar verilen fiili işlerken, hakkında açılmış veya açılacak diğer ceza kovuşturmasının beraetle sonuçlanacağını bilmediği için, beraet ettiği suçun muhakemesi sırasında tutuklu kaldığı süre kadar ceza gerektiren yeni bir suç işlemek konusunda, açık bonoya sahip olamayacaktır[13].

İki ayrı ceza kovuşturmasının bulunması halinde bir diğer sorun da tutuklama kararı verilen kovuşturmanın kesinleşmiş beraet hükmüyle sonuçlanmasının gerekip gerekmediğidir. Gerek TCK md. 40, gerekse yukarıda sözü geçen İçtihatı Birleştirme Kararı böyle bir sart getirmemiştir. Mahsup yapılabilmesi için tutuklu kalınan kovuşturmada beraet hükmünün kesinleşmesi gerekmez. Hatta beraet hükmü verilmesi de zorunlu değildir. Mahkumiyet kararı verilse bile tutuklu kalınan sürenin bu ceza yerine diğer cezadan indirilmesi ya da tutuklu kalınan sürenin fazla olması halinde her iki cezadan da düşürülmesi mümkün olmalıdır[14].

Yargıtay, bir af kanunu çıkmadan önce tutuklu kalınan sürenin, af kanunu çıktıktan sonra işlenen suçun cezasından mahsubunu kabul etmemektedir[15]. Bu içtihatın sanık lehine bir işlem olan mahsubun kabul edilmesindeki amaca aykırı olduğu düşünülebilir. Ancak yukarıda da açıklandığı üzere Yargıtay, haklı olarak, sanığın yeni bir suç işlemek konusunda açık bonoya sahip olmasını yerinde bulmamıştır..

Deneme süresi içerisinde yeniden suç işlenmesi halinde tecil edilen ceza infaz edileceği için, cezanın tecil edilmesi mahsup yapılmasına engel değildir. Ayrıca tecil edilmiş ceza, deneme süresi içerisinde failin hukuki durumunu etkilemeyeceğinden, cezanın tamamen tutuklu çekilmiş olması halinde dahi tecile karar verilmesi faydasız olmayacaktır. Tutuklu kalınan süre tecil edilen cezadan fazla ise, artan süre başka bir mahkumiyetten indirilebilir[16]. Cezanın tecil edildiği muhakemede tutuklu kalınmış olması halinde, Yargıtay, mahsubun tecil edilmiş ceza yerine başka bir cezadan yapılmasını kabul etmemektedir[17].

 C- MAHSUPTA USUL 

Mahsup işlemini kural olarak mahkumiyet kararını veren mahkeme yapar. Ancak infazla ilgili bir işlem olduğu için, mahkeme tarafından karar verilmemiş bile olsa, infaz sırasında Cumhuriyet Savcısı da mahsup yapabilir[18]. Mahsup yapılması için talebe gerek yoktur; mahkeme veya Cumhuriyet Savcısı re’sen karar vermek zorundadır. Hatta kanun dışı tutuklama nedeniyle tazminata hükmedilmiş oluna bile18a, bu suçla ilgili hüküm kesinleşmeden önce işlenmiş bir suçtan mahkumiyet kararı verilmesi halinde, kanun dışı tutuklu kalınan süre, mahkumiyetten zorunlu olarak düşülmeli, ancak zararın iki defa giderilmesinin önüne geçilmesi için, verilen tazminat, gerekirse zorla, geri alınmalıdır.

Tutuklu kalınan süre, sonuç cezaya hükmedildikten ve içtima hükümleri uygulandıktan sonra mahsup edilmelidir[19]. Mahsuptan sonra kalan mahkumiyet süresi mahkumun bundan sonra hapishanede hürriyetinden yoksun kalacağı süreden ibarettir, yoksa sonuç ceza değildir.

TCK md. 40’ta özel bir hüküm olmadığına göre tutuklu kalınan süre hürriyeti bağlayıcı cezadan bire bir oranında indirilecektir. Para cezasına mahkumiyet halinde TCK md. 40Ğ2 uyarınca mahsup aynı kanunun 19. maddesinde gösterilen esasa göre yapılacaktır. Ancak söz konusu 19. madde 647 sayılı CİK’un 5. maddesi ile ilga edildiği için, tutuklu geçirilen sürelerin para cezalarından mahsubu CİK md. 5’e göre olacaktır.

CİK md. 4Ğ4’te, kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezanın CİK md. 4Ğ1 uyarınca para cezasına çevrilmesi halinde asıl mahkumiyetin hürriyeti bağlayıcı ceza değil, para cezası olduğu hükme bağlanmıştır. Bu nedenle CİK md. 4Ğ1’in uygulanacağı hallerde mahsup para cezası üzerinden yapılmalıdır[20]. Para cezası ve hürriyeti bağlayıcı cezaya birlikte hükmedilmesi halinde ise tutukluluk süresi önce hürriyeti bağlayıcı cezadan sonra para cezasından mahsup edilmelidir.

II- KANUN DIŞI TUTUKLANANLARA TAZMİNAT VERİLMESİ 

A- KAVRAM VE HUKUKİ NİTELİK 

Tutuklama, muhakemenin yürütülebilmesi ve bu muhakemenin sonunda verilmesi muhtemel mahkumiyet hükmünün infaz edilebilmesi için zorunluluk olduğu hallerde uygulanan bir koruma tedbiridir. Tutuklama, bir yönüyle sanığın kişi hürriyeti, diğer yönüyle de ceza muhakemesinin yürütülmesi ve suçlunun cezasını çekmesindeki kamu yararıyla ilgilidir. Kamu yararına uygulanan bir kurum olan tutuklamada, somut olayda kanunsuzluk, usulsüzlük veya haksızlık yapılmışsa, sanığın bundan dolayı uğradığı zararların devlet tarafından tazmin edilmesi gereklidir.

Kanun dışı tutuklananlara tazminat verilmesi, Anayasanın 19Ğ9. maddesinde ve 7.5.1964 gün, 466 sayılı “Kanun Dışı Yakalanan ve Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanun”da düzenlenmiştir[21]. 466 sayılı kanuna göre tazminatın hukuki esası, kusura dayanmayan sorumluluktur[22]. Hakimler ve kolluk görevlileri, devlet memurlarıdır; işlemlerini devlet adına yaparlar. Bu işlemler sonucu kişiler bir zarara uğradıklarında, zararları devlet tarafından giderilmelidir. 466 sayılı kanunda devletin zarar görenlere tazminat ödemesi, işlemi yapanın kusurlu olmasına bağlanmamıştır. Tazminat davasında mahkeme, öncelikle kanun dışı bir işlem yapılıp yapılmadığı inceleyecek, yapılmışsa, bu işlem ile zarar arasında bir illiyet bağının var olup olmadığını araştıracaktır. Tazminata karar verilmesi için, kanun dışı işlem ile zarar arasında illiyet bağının bulunması yeterli olacaktır. Hukuk devleti ilkesi ve hakkaniyet duygusu da tazminatın hukuki dayanağının kusura dayanmayan sorumluluk olmasını gerektirir. Muhakemenin yürütülmesinde ve verilmesi muhtemel mahkumiyet hükmünün infaz edilebilir olmasındaki kamu yararı nedeniyle uygulanan bir kurum olan tutuklamanın, kusura dayanmasa da hakkaniyete aykırı şekilde uygulanmasının verdiği zararları devlet üstlenmelidir[23].

Tazminde kusura dayanmayan sorumluluk esası kabul edildiği için, kusurlu hareketleriyle tazminata sebebiyet veren hakimlere ve kolluk görevlilerine devletin rücu etmesi mümkün değildir. Çünkü tazminat davasında kusur araştırılmayacaktır. Kaldı ki 466 sayılı kanunda “rücu” konusu düzenlenmemiştir[24]. Kanun dışı tutuklamada kasıtları bulunduğu takdirde hakimlere ve kolluk görevlilerine karşı genel hükümler uyarınca tazminat davası açılması da mümkündür[25]. Ancak bu yolun, kastın ispatlanmasındaki güçlük, davalıların mali gücünün zayıflığı gibi nedenlerle zarar gören açısından tatmin edici olması ihtimali oldukça düşüktür.

 B- KANUN DIŞI TUTUKLAMA TAZMİNATININ SEBEPLERİ 

Anayasa, 19. maddesinde tutuklamanın esaslarını belirtmiş ve son fıkrasında “Bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilere uğradıkları zarar, kanuna göre devletçe ödenir” hükmünü getirmiştir. Tazminat verilmesinin usul ve sebepleri ise ayrıntılı olarak 466 sayılı kanunda düzenlenmektedir[26].

466 sayılı kanunun ilk maddesinde, tazminat verilmesini gerektiren kanundışı tutuklama halleri 7 bent halinde sıralanmıştır. Bu haller, kanunsuz, usulsüz ve haksız tutuklama halleri şeklinde sınıflandırılabilir[27]. Anayasa ve kanunlarda öngörülen tutuklama şart ve sebepleri gerçekleşmeden tutuklama kararı verilmesi halinde kanunsuz tutuklama vardır. Tutuklama kararını takiben kanunun yapılmasını emrettiği işlerde eksiklik veya kanuna aykırılık varsa, usulsüz tutuklamadan söz edilir. Tutuklama kararı Anayasa ve kanuna tamamen uygun olarak verilmiş ve tutuklama kararını takiben yapılması gerekli işlemler eksiksiz ve kanuna uygun şekilde yerine getirilmiş olmasına rağmen tutuklanan sanık hakkında koğuşturmaya son verme kararı veya beraet kararı verilmişse, tutuklu kalınan süre hükümlülük süresinden fazla ise veya sanık sadece para cezasına mahkum edilmişse tutuklama haksız olarak nitelendirilir. 466 sayılı kanunun, haksız tutuklama hallerini de tazminat sebebi olarak kabul etmek suretiyle, insan hakları alanında Anayasadan daha ileri gittiği söylenebilir[28].

466 sayılı kanunun 1. maddesinde sayılan tazminat gerektiren haller tahdididir. Bu haller dışında tazminat, 466 sayılı kanuna göre devletten değil, genel hükümler uyarınca kusurları olan kamu görevlilerinden istenebilir. Ayrıca aynı kanunun 8. maddesi, yabancı devlet tabiiyetinde bulunan kimseler hakkında bu kanunun uylanmasını karşılıklılık esasına bağlamıştır. Buna göre, yabancı devlet Türk vatandaşlarına aynı esasları uygulamıyorsa, o devletin vatandaşı da 466 sayılı kanuna dayanarak Türk Devletinden tazminat talep edemez. Son olarak, 466 sayılı kanunun 6. maddesine göre “bu kanun hükümleri disiplin yönünden yapılan tutuklamalar ve alınan tedbirlere uygulanmaz.”

 1- KANUNSUZ TUTUKLAMA 

466 sayılı kanunun 1. maddesine göre “Anayasa ve diğer kanunlarda gösterilen hal ve şartlar dışında yakalanan ve tutuklanan veyahut tutukluluklarının devamına karar verilen” kişilerin uğrayacakları her türlü zararlar devletçe ödenir.

Tutuklama şart ve sebepleri Anayasanın 19Ğ3. maddesinde ve CMUK’nun 18.11.1992 gün ve 3842 sayılı kanunla değişik104. maddesinde düzenlenmiştir[29]. Bu şart ve sebepler somut olayda gerçekleşmeden, tutuklama veya tutukluluğun devamına neden olan bir karar verilemez. Örneğin öldürülme tehlikesi kanunda öngörülen bir tutuklama sebebi olmadığı için, bu nedenle tutuklanmış bir sanık devletten tazminat talep etmeye hak kazanacaktır. Aynı şekilde, pasaportunun elinden alınması sanığın kaçmasını engellemeye yetecekse, CMUK md. 104Ğsona göre orantılılık şartı bulunmadığı için tutuklama kararı verilmemelidir. Bu halde tutuklama kararı verildiği takdirde tutuklama kanunsuz olacak ve sanığa tazminat ödenmesi gerekecektir.

Tutuklama şart ve sebeplerinin dayandığı somut olayların CMUK’nun 104. maddesi uyarınca tutuklama kararında gösterilmesi zorunludur. Aksi halde tutuklama şart ve sebeplerinin somut olayda gerçekleşip gerçekleşmediğinin takdiri mümkün olamaz. Yargıtay da tutuklama kararına esas alınan delillerin kararda gösterilmemesini, tazminat sebebi olarak kabul etmektedir[30].

 2- USULSÜZ TUTUKLAMA 

Tutuklama kararını takiben kanunun yapılmasını emrettiği işlerde eksiklik veya kanuna aykırılık varsa, tutuklama usulsüzdür. Usulsüz tutuklama, 466 sayılı kanunun 2., 3., 4. ve 5. bentlerinde tazminat sebebi olarak düzenlenmiştir. Buna göre, tutuklama sebepleri ve haklarındaki iddialar kendilerine yazılı olarak hemen bildirilmeyen, kanuni süresi içerisinde hakim önüne çıkarılmayan veya tutuklandığı yakınlarına hemen haber verilmeyen sanıklara devletçe tazminat ödenecektir. 

a- TUTUKLAMA SEBEPLERİNİN VE İSNADIN BİLDİRİLMEMESİ 

466 sayılı kanunun 1. maddesinin 2. bendi uyarınca “Yakalanan veya tutuklama sebepleri ile haklarındaki iddialar kendilerine yazılı olarak hemen bildirilmeyen” kişilere tazminat ödenecektir.

Anayasanın 19Ğ4. maddesine göre, tutuklanan kişilere tutuklama sebepleri ve haklarındaki iddialar, herhalde yazılı ve bunun hemen mümkün olmaması halinde sözlü olarak derhal bildirilir. CMUK’nun 106Ğ3. maddesi ise sanığın aleyhindeki isnadı ve tutuklama sebeplerini içeren tutuklama müzekkeresinin tutma anında tebliğ edilmesini, bunun mümkün olmaması halinde tutma sebeplerinin ve isnadın yazılı olarak derhal bildirilmesini, müzekkerenin en geç sanığın tutukevine konulduğunun ertesi günü tebliğ olunmasını öngörmektedir. Tutma anında tutuklama müzekkeresinin tebliğ edilememesi halinde yapılan yazılı bildirimde “tutma sebepleri” gösterilecektir. Oysa müzekkereye “tutuklama sebepleri”nin yazılması gereklidir. Tutuklamanın sebebi tutuklama kararının verilmesini gerektiren somut olaylar ve hallerdir. “Tutma”nın sebebi ise tutuklama kararıdır. Yazılı bildirimde, hangi hakimin veya mahkemenin hangi kararına istinaden sanığın tutulduğunun yazılması yeterlidir. 466 sayılı kanunun 1. maddesinin 2. bendinde, hemen yapılan yazılı bildirimden söz edildiğine göre, hükümde yer alan “tutuklama sebepleri” terimi “tutma sebepleri”ni de içerecek şekilde geniş anlaşılmalıdır. Hemen yazılı bildirim yapılmış olmasına karşın süresinde müzekkerenin tebliğ edilmemesi durumu da tazminat ödenmesini gerektirmelidir.

CMUK’nun yazılı bildirimi şart koşan hükmü, Anayasanın sözlü bildirimi kabul eden hükmü karşısında kişi hürriyetinin daha lehinedir. Anayasanın, CMUK’nun ilgili maddesinden daha yeni tarihli olmasına rağmen CMUK’nu zımnen değiştirdiği ve artık müzekkere tebliğ edilene kadar sözlü bildirimle yetinilebileceği söylenemez. Anayasa kişi hürriyetinin sınırlanmasıyla ilgili bir konuda uyulması zorunlu tabanı belirlemiştir. Kanunun bu tabanın üzerinde kalan düzenlemesi Anayasaya aykırı değildir veya Anayasa tarafından zımnen değiştirilmiş sayılamaz. Dolayısıyla tutma sebepleri ve haklarındaki iddialar kendilerine yazılı olarak hemen bildirilmeyen sanıklar tazminata hak kazanırlar; sözlü bildirim yapılmış olması tazminat ödememe nedeni olamaz[31].

 b- KANUNİ SÜRE İÇERİSİNDE HAKİM ÖNÜNE ÇIKARILMAMA 

466 sayılı kanunun 1. maddesinin 3. bendinde “Yakalanıp veya tutuklanıp da kanuni süresi içerisinde hakim önüne çıkarılmayan” kişilerin devletten tazminat talep edebilecekleri hükme bağlanmıştır. Aynı maddenin 4. bendinde ise “Hakim önüne çıkarılmaları için kanunda belirtilen süre geçtikten sonra hakim kararı olmaksızın hürriyetlerinden yoksun kılınan”ların zararlarının devletçe tazmin edileceği hükmü yer almaktadır. Bu iki hüküm arasında herhangi bir fark bulunmamakta, her iki bentte de, hakim önüne kanuni süre içerisinde çıkarılmayan kişilerin tazminat talep edebilecekleri düzenlenmektedir.

Hakim önüne çıkarma ve uyulması zorunlu azami süreler Anayasanın 19Ğ5. maddesinde, CMUK’nun 108. ve 109. maddelerinde ve 18.11.1992 gün ve 3842 sayılı kanunun 30. maddesinde düzenlenmiştir.

Anayasanın 19Ğ5. maddesine göre, tutulan kişiler, tutulma yerine en yakın mahkemeye götürülmeleri için gerekli süre hariç, toplu işlenmeyen suçlarda en çok kırksekiz saat, toplu işlenen suçlarda ise en çok on beş gün içinde hakim önüne çıkarılmalıdır. Bu sürelerin olağanüstü hal, sıkıyönetim ve savaş hallerinde uzatılması mümkündür. Öncelikle belirtmek gerekir ki Anayasa madde 19Ğ5’teki süreler keyfi olarak tüketilebilecek süreler değildir. Anayasa “en çok kırk sekiz saat” ve “en çok on beş gün” demek suretiyle bu sürelerin azami süreler olduğunu vurgulamıştır. Sanığın “derhal” değil de kırk sekiz saat veya on beş gün sonra hakim huzuruna çıkarılması için bir zorunluluk olmalıdır. Anayasaya göre bu sürelerin hesabına sanığın en yakın mahkemeye gönderilmesi için gerekli süre dahil değildir. Kırksekiz saatlik veya on beş günlük süre, kişinin en yakın mahkemeye götürülmesi sırasında aşılabilir. Kişi, en yakın mahkemeden başka bir mahkemeye kırk sekiz saat veya on beş gün içinde götürülebilecekse, götürülmelidir. Kişinin en yakın mahkemeden başka bir mahkemeye götürülmesi sırasında kırk sekiz saatlik veya on beş günlük süre aşılırsa tutuklama hukuka aykırı hale gelecektir.

CMUK’nun 18.11.1992 gün ve 3842 sayılı kanunla değiştirilen108. maddesinde ve yine aynı kanunun 109. maddesinde, toplu işlenen - toplu işlenmeyen suç ayrımı yapılmaksızın, tutulan kişinin derhal ve en çok yirmi dört saat içerisinde yetkili hakim huzuruna çıkarılacağı, bu süre içerisinde yetkili hakim huzuruna çıkarılamazsa tutulma yerine en yakın sulh hakimi önüne çıkarılacağı hükme bağlanmıştır[32]. Sanığın en yakın sulh hakimi huzuruna götürülmesi sırasında yolda geçen süre, azami süreye dahil olmayacaktır. Sanığın derhal değil de yirmi dört saat sonra hakim huzuruna çıkarılması için, derhal çıkarmayı engelleyen bir zorunluluk hali olmalıdır. Engel kalkar kalkmaz ama en çok yirmi dört saat içerisinde sanık derhal hakim huzuruna çıkarılmalıdır.

CMUK, tutuklamada, toplu işlenen - toplu işlenmeyen suç ayrımı yapmadığı için Anayasaya göre çok daha demokratiktir. Tutuklama kararı üzerine tutulan şahıs hakkında Cumhuriyet Savcısının ve kolluğun yapacağı bir araştırma işlemi olmadığı halde, yakalanan şahıs sadece “şüpheli” olduğu, hakkında resmileşmiş bir isnad bulunmadığından Cumhuriyet Savcısı ve kolluk araştırma yapmak zorundadır; toplu olarak işlenen suçlarda bu araştırmanın uzun sürmesi olağan karşılanabilir. Oysa suç toplu olarak işlensin veya işlenmesin, tutuklama kararı üzerine tutulan kişilerin hakim önüne çıkarılmalarından evvel kimlik tesbiti ve tutuklama kararının geçerliğini koruyup korumadığının araştırılması dışında yapılması gereken bir araştırma işlemi yoktur. Bu nedenle Anayasa’da toplu olarak işlenen suçlarda hakim önüne çıkarma süresinin toplu işlenmeyen suçlardan farklı şekilde, on beş gün olarak düzenlenmesinin nedenini anlamak zordur. Kaldı ki Anayasadaki ‘toplu suç” tabirinden ne anlaşılması gerektiği de açık değildir[33]. Anayasa, CMUK’nun ilgili maddelerinden daha yeni tarihli olmasına rağmen CMUK kişi hürriyetinin daha lehine olduğu için Anayasa tarafından değiştirilmiş sayılamaz. Anayasa kişi hürriyetinin sınırlanmasıyla ilgili bir konuda, sınırlamanın tavanını belirlemiş, Kanun Koyucu tercihini bu tavanın gerisinde kalmak ve kişi hürriyetini daha az sınırlamak yönünde kullanmıştır. Dolayısıyla toplu olarak işlenen suçlarda hakim önüne çıkarmada Anayasa’nın on beş günlük azami süresi uygulanacak olursa 466 sayılı kanun uyarınca sanık tazminata hak kazanacaktır.

18.11.1992 gün ve 3842 sayılı kanunun 30. maddesine göre[34], Devlet Güvenlik Mahkemelerinin görev alanına giren suçlarda tutuklanan şahıs, tutuklama yerine en yakın mahkemeye gönderilmesi için gerekli süre hariç kural olarak en geç kırk sekiz saat ve toplu olarak işlenen suçlarda en geç 15 gün içerisinde hakim önüne çıkarılır. Aynı maddenin 2. fıkrasına göre ise, olağanüstü hal ilan edilen bölgelerde tutuklanan kimselerin hakim önüne çıkarılmaları doksanaltı saate ve toplu olarak işlenen suçlarda otuz güne kadar uzatılabilecektir. Gerek tutulan kişelerin hakim önüne çıkarılmasında toplu suç - toplu olmayan suç ayrımının yapılması gerekse olağanüstü rejimlerin uygulandığı hallerde hakim önüne önüne çıkarma süresinin fevkalede uzun tutulması, kişi hak ve hürriyetlerini ağır şekilde zedelemektedir. 

c- SANIĞIN TUTULMASININ YAKINLARINA HABER VERİLMEMESİ 

466 sayılı kanunun 1. maddesinin 5. bendine göre “Yakalanıp veya tutuklanıp da bu durumları yakınlarına hemen bildirilmeyen” kişilerin uğrayacakları her türlü zararlar devletçe tazmin edilecektir.

Sanığın tutulmasının yakınlarına haber verilmesi Anayasa madde 19Ğ6’da ve CMUK madde 107’de düzenlenmiştir. 466 sayılı kanunun 1. maddesindeki “yakınlar” terimi, CMUK md. 107’de sözü geçen “esaslı alakası olan diğer kimseler”i de içerecek şekilde geniş anlaşılmalıdır. Gerek Anayasa gerekse CMUK yakınlara haber verilmesi kuralının istisnalarını da düzenlemiştir. Bu istisnaların yerinde uygulanması halinde kuşkusuz, haber verilmemeden dolayı tazminat ödenmeyecektir.

 3- HAKSIZ TUTUKLAMA 

Anayasa ve kanuna uygun olarak tutuklanan ve tutulmasını takiben yapılması gerekli işlemler eksiksiz ve kanuna uygun şekilde yerine getirilen sanık hakkında kovuşturmaya son verme kararı veya beraet kararı verilmişse ya da tutuklu kalınan süre hükümlülük süresinden fazla ise veya sanık sadece para cezasına mahkum edilmişse tutuklama haksızdır. Haksız tutuklamadan doğan zararların tazmini, 466 sayılı kanunun 1. maddesinin 6. ve 7. bentlerinde düzenlenmiştir[35].

Hazırlık soruşturmasında kişi tutuklandıktan sonra Cumhuriyet Savcısı tarafından kovuşturmaya son verme kararı verilirse tutukluluk hali bu karara bağlı olarak derhal son bulacak ve tahliye edilecektir. Hangi nedenle olursa olsun beraet kararı verilmesi halinde de tutuklamanın haksızlığı açıktır. 466 sayılı kanunun 1. maddesinin 6. bendi uyarınca, bu hallerde uğranılan zararlar devletçe tazmin edilecektir. Tazminat davasına bakan mahkemenin beraet kararını sübut yönünden incelemeye yetkisi yoktur[36]. Muhakeminin iadesi neticesinde beraet edenlerin de tazminat talep etme hakları vardır[37]. Usul hukukumuzda “ceza verilmesine mahal olmadığı” şeklinde bir karar bulunmadığı için sözü geçen bentte yer alan ifadeden “beraet” kararı anlaşılmalıdır[38]. Cezanın tecil edilmesi halinde deneme süresi boyunca mahkumiyet hükmü geçerliğini koruduğu için, tecil, tazminat ödenmesini gerektirmeyecektir.

Bir muhakeme engeli nedeniyle davanın durmasına karar verilmesi, tazminat ödenmesini gerektirmez. Düşme kararı verilmesinin tazminata yol açıp açmayacağı, düşme kararının gerekçesine göre değişik cevaplanabilir. Dava genel af sonucu düşmüşse, Yargıtay tazminatı kabul etmemektedir. Doktrinde bu konuda bir ayrım yapılmakta ve sanığa kabul etmeme yetkisi tanımayan bir af kanunu sonucu dava düşmüşse tazminat istenebileceği, af kanununun kabul etmeme yetkisi tanıdığı hallerde ise, bu yetkiyi kullanmayan sanığın tazminat isteyemeyeceği ileri sürülmektedir[39]. Dava sanığın ölümü nedeniyle düşmüşse, bu düşme tutuklamanın haksızlığını ortaya koymadığı için miraşçıların tazminat talep etmesi mümkün olmayacaktır[40].  

466 sayılı kanunun 1. maddesinin 7. bendine göre “Mahkum olup da tutuklu kaldığı süre hükümlülük süresinden fazla olan veya tutuklandıktan sonra sadece para cezasına mahkum edilen kimselerin uğrayacakları her türlü zararlar bu kanun hükümleri dairesince devletçe ödenir.” Tutuklu kalınan sürenin hükümlülük süresinden fazla olması halinde tazminat, tutuklu geçirilen sürenin tamamı için değil, mahkumiyet süresinden fazla olan kısım için verilecektir. Tutukluluk süresi, TCK’nun 40. maddesi uyarınca mahkumiyet süresinden zorunlu olarak mahsup edilecek, kalan kısım 466 sayılı kanuna göre tazmin edilecektir. Tutukluluk süresinin tecil edilmiş cezadan mahsup edilmesinden sonra geriye tutuklu geçirilmiş süre artıyorsa, bu kısım da tazmin edilmelidir[41]

Sadece para cezasına mahkumiyet durumunda tutuklu olarak geçirilen sürenin tümü için mi yoksa TCK md. 40 gereğince yapılan mahsuptan sonra kalan kısım için mi tazminat verileceği tartışılabilir. 466 sayılı kanunun lafzına bağlı kalınarak yorumlanması halinde bütün tutukluluk süresinin tazmin edilmesi gerektiği ileri sürülebilir[42]. Ancak mahkumiyetin sadece para cezasına ilişkin olduğu durumlarda tutukluluk süresinin tümünün “haksız” olarak nitelendirilmesi yanlış olacaktır. Tutuklu geçirilen süre TCK md. 40’a göre para cezasından mahsup edilmeli, bu işlemden sonra artan süre olursa, bu kısım tazmin edilmelidir[43]. Tutukluluk süresinin aynı kısmı için hem mahsubun hem tazminin birlikte kabul edilmesi halinde, tutuklamadan doğan zarar iki defa giderilmiş ve sanık zararının ötesinde, zenginleştirilmiş olacaktır. Yargıtay, 466 sayılı kanunun 1. maddesinin 7. bendinin uygulanması için, suçun cezasının doğrudan doğruya para cezası olmasını aramakta, hapis cezasının 647 sayılı kanuna göre para cezasına çevrilmesi halini bendin kapsamı dışında tutmaktadır[44]. Ancak sözü geçen kanunun 4Ğ4. maddesi uyarınca “uygulamada asıl mahkumiyet bu madde hükümlerine göre çevrilen para cezası veya tedbir” olduğuna göre, hürriyeti bağlayıcı cezanın para cezasına çevrildiği durumlarda da 466 sayılı kanunun 1. maddesinin 7. bendi uygulanabilmelidir.

Sonradan genel affa uğramış bir suçun muhakemesi sırasında tutuklu kalınmış ve mahkumiyet hükmü verilmiş olması halinde, tutuklamanın haksız hale gelip gelmediği, bir başka deyişle genel afla mahkumiyet hükmü ortadan kalkmış eski hükümlünün, tutukluluk nedeniyle tazminat davası açıp açamayacağı tartışılabilir. Genel af, bütün cezai sonuçları ortadan kaldırdığına göre, tazminat verilmemesinin sebebi olan mahkumiyet kararı da ortadan kalkacak, böylelikle tazminat vermeyi engelleyen hiç bir durum sözkonusu olmayacaktır. Ancak Yargıtay, bu halde tazminat ödenmeyeceği görüşündedir[45].

C- TAZMİNAT DAVASINDA USUL 

1- TAZMİNAT TALEBİ 

466 sayılı kanun uyarınca tazminata hükmedilebilmesi için öncelikle, başvuruda bulunmaya hakkı olan kişinin bir tazminat talebi bulunmalıdır. Tazminat, bir dilekçe ile talep edilir. Talebin belirli süre içerisinde yapılması, bir başka deyişle, kanunun öngördüğü şekli şartları içeren dilekçenin süresinde yetkili mercie sunulması gereklidir.

 a- BAŞVURUDA BULUNABİLECEK KİŞİLER 

466 sayılı kanunun 2. maddesi uyarınca tazminat talebinde bulunmaya, aynı kanunun 1. maddesinde yazılı sebeplerle zarara uğrayan kişi yetkilidir. Burada kastedilen zarar, üzerinde kanun dışı işlemin uygulandığı kişinin uğradığı zarardır. Tutuklunun ailesi veya iş ortakları tutuklamadan zarar görseler bile, onların zararları dolaylı olduğu için, tazminat başvurusunda bulunamayacaklardır. Başvuruyu vekilin yapması halinde, genel vekaletname yeterlidir, özel yetki aranmaz[46].

Kanun dışı tutuklanan kişinin tazminat davası devam ederken ölmesi halinde, mirasçıları davaya devam edebilmelidir. Aynı şekilde, henüz dava açmadan ölen kişinin mirasçıları da, dava açma süresi sona ermemişse, tazminat davası açabilmelidir[47]. Ancak Yargıtay, bu son halde, 466 sayılı kanunda açık hüküm olmadığı gerekçesiyle mirasçıların dava açma haklarını kabul etmemektedir[48].

 b- DİLEKÇE VERİLMESİ VE SÜRESİ 

Tazminat talebi, bir dilekçe ile yapılır. Dilekçe, zarar veren işlemlerin yapılmasına esas olan iddialar sebebiyle hakkında açılan dava sonunda verilen kararın kesinleştiği veya bu iddianın mercilerince karara bağlandığı tarihten itibaren üç ay içerisinde ikametgahlarının bulunduğu mahal ağır ceza mahkemesine verilir[49] (466 sayılı kanun, md. 2). Üç aylık süre hak düşürücü bir süredir[50]. Karar sanığın yokluğunda verilmişse, sürenin başlaması için tebliğ edilmesi şarttır[51]. Ayrıca kararların kesinleşmiş olması da zorunludur. Henüz yargı halini almamış bir mahkeme kararının değişmesi ihtimali bulunduğu için, tazminat istemine dayanak olması mümkün değildir. Süre, kararın tefhim veya tebliğ suretiyle öğrenilmiş olması şartıyla, kesinleşme tarihinden itibaren işlemeğe başlayacaktır[52]. Dilekçenin veriliş tarihi, üzerinde yazılı olan veya kaleme kaydedildiği tarih değil, hakimin havale ettiği tarihtir[53].

Dilekçede, tazminat isteminde bulunan kimsenin açık adresinin, zarara sebebiyet verdiği ileri sürülen işlemlerin özetinin, zararın dayandığı sebepler ile sübut delillerinin ve tazmini istenen zararın neden ibaret olduğunun yazılması gereklidir. Sübut delilleri dilekçeye eklenmelidir (466 sayılı kanun, md. 2Ğ2). 466 sayılı kanunda, 10.1.1991 gün ve 3696 sayılı kanunla yapılan değişiklikle, delillerin dilekçeye ekli olarak ibraz edilmemesi halinde mahkemenin delilleri ibraz için bir aylık ek süre vereceği hükmü getirilmiştir.

 2- TAZMİNAT DAVASINDA YETKİLİ MERCİ VE TALEBİN İNCELENMESİ

 Tazminat talebini inceleyecek merci, zarar görenin ikametgahının bulunduğu yerdeki ağır ceza mahkemesidir. Ancak tazminat istemine esas olan işlem bu mahkeme tarafından yapılmışsa, yargılamanın tarafsızlığını sağlamak için en yakın ağır ceza mahkemesinin yetkili olacağı kabul edilmiştir (466 sayılı kanun, md. 2Ğ4). Tazminat talebine esas olan işlemden kasıt, davacının tutuklanmasına veya tutukluluğunun devamına neden olan kararlardır. Bu kararlar hakim, mahkeme veya itiraz mercii tarafından verilmiş olabilir. Tazminat talebine esas olan işlemi yapan mahkeme, tazminat davasına bakamaz. Eğer tutuklama veya tutukluluğun devamına neden olan karar sanığın ikametgahındaki ağır ceza mahkemesinin başkanı tarafından verilmişse, ağır ceza mahkemesi sözkonusu kararı veren hakim katılmaksızın toplanabiliyorsa, tazminat davasına bakabilecektir[54].

Tazminat talebinin incelenmesi usulü, 466 sayılı kanunun 3. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre, tazminat talebi üzerine yetkili mahkeme üyelerinden birini işin incelenmesiyle görevlendirir. Bu üyeye raportör denir. Raportör önce talebi süre açısından inceler. Talebin kanuni süresi içerisinde yapıldığına karar verirse, hüküm ve karar dosyasını aldırtmak, her türlü incelemeleri yapmak, gerekiyorsa tazminat talebinde bulunan kişiyi dinlemek suretiyle delilleri toplar ve yazılı düşüncesini bildirmesi için dosyayı Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderir. Mahkeme, Cumhuriyet Savcısının yazılı görüşünü de dikkate alarak duruşma yapmaksızın tazminat talebinin reddine veya kabulüne karar verir. Tazminat talebi kabul olunmayan kimsenin sebebiyet verdiği masraflar, kendisine ödettirilecektir (466 sayılı kanun, md. 7). Uygulamada, Hazine hasım gösterilmekte ve davalı taraf olarak tazminat yargılamasına katılmaktadır[55].

Karar aleyhine, tebliğ tarihinden itibaren bir hafta içerisinde temyize gidilmesi mümkündür (466 sayılı kanun md. 3Ğ3). Yargıtay, talebin şekil açısından reddedildiği hallerde temyize değil, itiraz kanun yoluna başvurulabileceği görüşündedir[56].

 3- TAZMİNATIN TÜRÜ VE MİKTARI 

Kanun dışı yapılan işlem nedeniyle ilgilinin uğradığı tüm zararlar tazmin edilmelidir[57]. Mahkeme davacının talep ettiği tazminatı kısmen veya tamamen kabul edebilir. Ancak mahkeme tazminatı saptarken talep edilen miktarın üzerine çıkamayacağı gibi davacı da sonradan talebini arttıramaz[58]. Maddi zarar hesaplanırken özellikle tutukluluk nedeniyle çalışılmayan günlerde uğranılan gelir ve sair kazanç kayıpları dikkate alınmalıdır. Kanundışı tutuklanan kişi asgari ücretin üzerinde bir maaşla çalışıyorsa, gerçekten yoksun aldığı gelir üzerinden tazminat ödenmelidir[59]. Tazminat hesaplanırken, davacının tutuklu kaldığı günlerde çalışmasının sözkonusu olup olmadığı da araştırılacak, mevsim dolayısıyla ya da tatil nedeniyle davacının zaten çalışılmasının sözkonusu olmayacağı günler için tazminat ödenmeyecektir[60]. Davacı serbest meslek mensubu ise, durumu ilgili meslek kuruluşundan sorulacak, vergi kayıtları incelenecek, sürekli çalışıp çalışamayacağının tesbiti için sağlık durumu araştırılacak, çalıştığı işin niteliğine göre dini bayramlarda, veya hafta tatillerinde çalışmasının mutad olup olmadığı belirlenecektir[61]. Uygulamada, kanun dışı tutuklanan kişi işsiz ise, hakkaniyet duygusuyla, asgari ücret üzerinden tazminata hükmedilmektedir[62]. Tazminat, varsayımlara dayanılarak hesaplanmaz. Örneğin öğrenciyken tutuklanan bir kişinin, tutuklanmasaydı mezun olabileceği ve bir işe girerek maaş alabileceği tazminat hesabında dikkate alınmaz[63].

Davacının tutuklandığı ceza muhakemesinde ödemiş olduğu vekalet ücreti, maddi tazminata dahildir[64]. Tazminat davasındaki vekalet ücreti ise, davacının davayı kazanması halinde, avukatlık ücret tarifesinin, dava ve takip dışındaki hukuki yardımlarla ilgili bölümüne göre tesbit edilen dava dilekçesi yazma ücreti olarak hazine aleyhine hükmolunur[65].

466 sayılı kanunun 1. maddesinde, uğranılan her türlü zararın Devlet tarafından ödeneceği yazılı olduğuna göre, bu zararın içerisine maddi zararların yanı sıra manevi zararın da girdiğine kuşku yoktur[66]. Manevi zarar, kanun dışı yapılan işlem dolayısıyla çekilen üzüntü ve acıdır[67].

466 sayılı kanunun 1. maddesinin son bendinde, yukarıki bentlerde sayılan işlemlerin üzerlerinde uygulandığı kişilerin uğradıkları zararların tazmin edileceği hükme bağlanmıştır. Ancak uğranılan zararın nedeni, yapılan işlem olmalıdır. Kanundışı tutuklama dışındaki nedenlerden ileri gelen zararlar elbetteki tazmin edilmeyecektir[68] Kusura dayanmayan sorumluluk esasında da illiyet bağı olmadıkça tazminat ödenmesi mümkün değildir. Bu nedenle, 466 sayılı kanunun 1. maddesinin 2. ve 5. bentleri arasında düzenlenen usulsüz tutuklama hallerinin varlığı, tutuklu geçen bütün günlerin tazminini gerektirmemeli, sadece usulsüz yapılan işlem dolayısıyla bir zarara uğranmışsa, bu tazmin edilmelidir.

Tazminatın sebebinin Tutuklu kalınan sürenin mahkumiyetten fazla olması halinde, yukarıda açıklanmış olduğu üzere önce tutukluluk süresi mahkumiyetten düşülmeli, tazminat kalan süre için verilmelidir. Çünkü tutukluluğun, sadece mahkumiyet süresinden fazla kısmı haksızdır. Yargıtay’ın görüşü de bu doğrultudadır[69]. Ayrıca, mahkumiyetin sadece para cezasına ilişkin olduğu durumlarda tutukluluk süresinin tümü “haksız” olarak nitelendirilmeyeceği için, tutuklu geçirilen süre TCK md. 40’a göre para cezasından mahsup edilmeli, bu işlemden sonra süre arttığı takdirde, bu kısım tazmin edilmelidir.

466 sayılı kanunun 10.1.1991 gün ve 3696 sayılı kanun ile ilga edilen 4. maddesi, tazminatın miktarını tesbitte, kanun dışı işlemin yapılmasında sanığın ihmalinin veya kusurlu hareketinin bulunup bulunmadığının da dikkate alınmasını öngörmekte, hatta kanun dışı işleme tamamiyle sanığın ihmali ya da kusurlu hareketi sebep olmuşsa, hiç tazminat ödenmeyeceğini hükme bağlamaktaydı. Bugün artık tazminatın takdirinde müterafik kusurun dikkate alınması mümkün değildir.

 D- TAZMİNATIN İADESİ

 466 sayılı kanunun 5. maddesine göre,tutuklandığı ceza muhakemesinin koğuşturmaya son verme kararı ile son bulması nedeniyle haksız tutuklama tazminatı alanlar hakkında aynı fiilden dolayı kamu davası açılması halinde, ödenmiş olanan tazminat geri alınır. İlgili kişi, beraet kararı nedeniyle tutuklamanın haksız hale gelmesi sonucu tazminat almışsa, muhakemenin iadesi sonucu mahkum olması halinde, ayrı bir hükme gerek olmaksızın, aldığı tazminatı iade edecektir. Muhakemenin iadesi talebinin kabul olunmasından sonra ilgilinin malları üzerine, tazminatın miktarı kadar ihtiyati haciz konulabilir. Dava sonunda kişi beraet ederse, ihtiyati haciz kalkar; mahkum olursa, tazminatın geri ödenmemesi halinde, haczedilen mallar satılarak tazminat miktarı geri alınır. 10.1.1991 tarih ve 3696 sayılı kanunla 466 sayılı kanunun 5. maddesine eklenen bir cümleyle “ihtiyati haciz konduğu tarihten kalktığı tarihe kadar geçen süre içerisinde, beraet eden kişinin bir zararı doğmuşsa” bu zararın da 466 sayılı kanuna göre yetkili Ağır Ceza Mahkemesinde açılacak bir davayla devletten tazmin edilebileceği hükmü getirilmiştir.



[1]Hukukumuzda benzeri bir hüküm de Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu’nda (md. 251Ğ1) yer almaktadır. Ancak incelememizde adli yargı esas alınacak, askeri yargıya zorunlu olmadıkça değinilmeyecektir.

[2]Tutuklu kalınan sürenin ceza mahkumiyetinden mahsubu konusunda çeşitli sistemler bulunmaktadır. Bunlardan “siyasal sistem”, tutukluluk rejimi mahkumiyet rejimine oranla çok daha serbest olduğu için mahsup kabul edilirse sanığın tutukluluk süresini uzatmak için gayret sarfedeceği gerekçesiyle mahsubu reddetmektedir. “Ampirik sistem” ise hakime, mahsup yapıp yapmama hususunda takdir yetkisi vermektedir. Mahsup konusunda bir diğer sistem de “karma sistem”dir. Karma sistemde, hazırlık ve ilk soruşturmada tutuklu geçen süre mahkumiyetten mahsup edilmezken, son soruşturmanın açılmasından hükmün kesinleşmesine kadar tutuklu geçirilen süre mahkumiyet süresinden indirilir. TCK’nun kabul ettiği hukuki sistemde ise tutuklulukta geçirilen sürenin ceza mahkumiyetinden mahsubu zorunludur (bkz. DönmezerĞErman, Cilt III, Beta Basım Yayım Dağıtım A.fi., 10.Bası, İstanbul : 1985, s. 122; Nur Centel, Ceza Muhakemesi Hukukunda Tutuklama ve Yakalama, Beta Basım Yayım Dağıtım A.fi, İstanbul : 1992, s. 212, İçel, ss. 569- 571).

[3]Bkz. Ayhan Önder, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Cilt III, Beta Basım Yayım Dağıtım A.fi, İstanbul, 1989, s. 170; Centel, ss. 212-213; Nurullah Kunter, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, Beta Basım Yayım Dağıtım A.fi, İstanbul: s. 670. Tutuklu olarak geçirilen sürenin ceza mahkumiyetinden mahsubunun hukuki niteliği konusunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bunlardan “cezanın hafifletilmesi” görüşüne göre, mahsup yoluyla ceza hafifletilir. Ancak tutuklu kalınan sürenin cezadan indirilmesi demek olan mahsup cezayı hafifleten bir sebep değildir. Mahsubu “bir nev’i af” olarak gören görüş de kabul edilemez. Çünkü af yetkisi yasama organındadır, oysa mahsup işlemini hakim ya da infaz sırasında Cumhuriyet Savcısı yapmaktadır. Kaldı ki mahsup işlemi ile ceza affolunmamakta, mahkumun sanıkken özgürlüğünden mahrum kaldığı günler cezasından düşülmektedir. Bir diğer görüş ise tutukluluğun “mahkumiyetten önce çekilen bir nev’i ceza olduğu” iddiasına dayandırmaktadır. Ancak tutuklama ceza değil bir koruma tedbiri olduğu için tutuklulukta geçirilen süre cezanın mahkumiyetten önce çekilmesi değildir.. Mahsubun hukuki niteliğini açıklamaya çalışan bu görüşlerin yetersizliği veya yanlışlığı karşısında onun, adalet duygusundan kaynaklanan kendine özgü bir işlem olduğunu kabul etmek gereklidir (Önder, s. 170; Centel, 212 - 213 s; Kayıhan İçel, Mevkufen Geçen Müddetin Ceza Mahkumiyetlerinden Mahsubu, İHFM, XXIX, 1963Ğ3, s. 569).

[4]Bkz. Centel, s. 215.

[5]Bkz. İçel, ss. 575-576.

[6]Centel, s. 216-217; Önder, s. 170-171; Dönmezer, s. 123. İptila derecesinde uyuşturucu madde alışkanlığı olan kimselerin, TCK md. 404Ğ4 uyarınca, iyileşinceye kadar bir hastanede muhafaza ve tedavi olunmaları halinde, hastanede geçirilen sürenin mahkumiyetten mahsup edilip edilemeyeceği tartışılabilir. Centel’e göre (s. 217) TCK md. 404, CMUK md. 74’ün özel bir şeklidir ve bu madde uyarınca hastanede geçirilen süre mahkumiyetten mahsup edilmelidir (Centel, s. 217). Gölcüklü’ye göre hastanede geçirilen süreyi cezadan mahsup etmek, suiistimallere yol açacak aşırı bir davranıştır (Feyyaz Gölcüklü, Ceza Davasında fiahıs Hürriyeti, AÜSBF Yayını, Ankara: 1958, s. 165). Erem’e göre de hastanede muhafaza ve tedavi altına alma işlemi doğrudan doğruya özgürlükten mahrumiyet amacını taşımadığından mahsuba esas alınmamalıdır (Faruk Erem, Ümanist Doktrin Açısından Türk Ceza Hukuku, Seçkin Kitapevi, 12. Baskı, Ankara : 1985, s. 238). Bizce TCK md. 404’ü, mahsubun mümkün olduğu CMUK md. 74’ün özel bir şekli kabul etmek doğru değildir. Çünkü CMUK md. 74’te amaç ceza muhakemesi sırasında sanığın şuurunun tetkikidir. Oysa TCK md. 404’ün amacı, suçu işlediği sabit olan uyuşturucu madde bağımlısı kişiyi tedavi etmektir.

[7]Y2CD, 11.1.1944, 9607 (Bkz. Önder, s. 171).

[8]Aynı konunun ceza mahkumiyeti açısından incelenmesi için bkz. aşağıda “Kesinleşmiş bir ceza mahkumiyetinin bulunması” bahsi.

[9]Bkz. Önder, s. 172.

[10]Bkz. Centel, s. 217; Önder, s. 172. “Tutukluluk hürriyeti bağlayıcı cezalardan mahsup edilir; tutukluluk süresinin memuriyetten mahrumiyet cezasından mahsubuna imkan yoktur”(Y4CD, 18.9.1973,9802Ğ7260, Önder, s. 172).

[11]Centel, s. 218-219.

[12]“Beraet eden bir şahsın beraet kararından evvel işlenmiş ve fakat birleştirilmeyerek ayrı bakılmış olan diğer suçundan mahkum olduğu takdirde beraet ettiği suçundan dolayı mevkuf kaldığı müddetin mahkum olduğu ceza müddetine mahsup edilemeyeceğine dair ileri sürülen mülahazaya ve bu suretle üç muhalif reye karşı : Bir şahsın müteaddit suçlarının bir mahkemede birleştirilerek bir hükme bağlanması veya ayrı ayrı bakılarak verilen hükümlerin Usulün 403. maddesi hükmüne göre birleştirilmesi halleri cezanın infazı bakımından farksız olup birlikte hükme bağlanan iki suçtan birinden beraetine ve diğerinden mahkumiyetine karar verildiği halde beraet ettiği suçtan dolayı mevkuf kalmış olduğu müddetin mahkum olduğu ceza müddetine mahsubu lazım geldiği gibi, ayrı ayrı hükümlerle birinden beraet ve diğerinden mahkumiyet halinde dahi infazında - bearet kararı ister evvel ister sonra olsun- beraet ettiği suçtan dolayı mevkuf kalmış olduğu müddetin ceza müddetine mahsubu icap edeceği, çünkü birden ziyade suçlarda cezaların birleştirilmesi ve netucede bir hüküm infaz edilmesi ve kati hükümden evvel mevkuf olarak geçen müddetin hangi suça ait olursa olsun mutlak surette mahkum olduğu ceza müddetinden indirilmesi Ceza Kanunu’nun 40. maddesi ile içtima hükümlerinin zaruri bir neticesi olduğu ve ancak beraet hükmü katileştikten sonra işlenmiş olan suçtan mahkumiyet halinde evvelce bearetle neticelenmemiş olan suçtan dolayı mevkuf kaldığı müddetin beraetinden sonra işleyeceği suçtan verilecek ceza müddetinden indirilmesi kanun hükümlerine uymayacağı, çünkü sonradan işlenen ve mahkumiyetle neticelenen suçu evvelce beraet kararına bağlanmış olunan suçla birleştirmeye kanuni bir yol ve imkan bulunmadığı mütaalasına dayanılarak beraet eden bir şahsın, beraet ettiği suçtan dolayı mevkuf kaldığı müddetin beraet kararından evvel - beraet kararı katileşmeden evvel işlemiş olduğu diğer suç için verilen ceza müddetine mahsubu icap ettiğine dair (YİBK, 6.3.1940,E. 5,K. 68, RG.9.9.1940-4607).

[13]Önder, s. 171-172.

[14]Bkz. Centel, s. 220-221; Önder, s. 172; İçel, s. 575. Aynı konunun tutukluluğun meydana geldiği zaman açısından incelenmesi için bkz. yukarıda “Tutuklu kalınan bir sürenin bulunması” bahsi.

[15]Y4CD, 22.12.1951, 9957Ğ9967, Çağlayan, TCK, 1962, s. 149.

[16]Bkz. İçel, ss. 576-577; Centel, s. 221-222; Hasan Bıyıklı, Tutukluluk Süresinin Ceza Mahkumiyetlerinden İndirilmesi, YD, IX, 1983Ğ3, s. 286-287; Gölcüklü, s. 168; Önder, Ceza Hukukunda Tecil ve Benzeri Müesseseler, İstanbul : 1963, s.144 vd.; Dönmezer, s. 31-33.

[17]Y6CD, Çağlayan, TCK, 1984, 13.11.1971, 6286Ğ6347, s. 363.

[18]“Mevkufen geçen müddetin infaz sırasında nazara alınabileceğine göre, mahkumiyetten mahsubun yapılmaması yolsuzluğu bozma sebebi olarak kabul edilmemiştir” (Y4CD, 18.3.1955,1621Ğ5366, S. Taşçıoğlu, F. Kıyak, S. Kazancı, O. F. Güven, İçtihatlı ve İzahlı Ceza Hükümlerini Muhtevi Kanun ve Nizamnameler, Ankara : 1955, s. 204).

18a

[19]Y9CD, 4.11.1981, E.3614, K. 9687 (Muhtar Çağlayan, Türk Ceza Kanunu (TCK), Cilt I, Ankara : 1984, s. 361).

[20]Y5CD, 14.10.1983, E. 3328, K. 3309 (Çağlayan, s. 360); Y5CD, 17.11.1983, E.3920, K. 3867 (Çağlayan, s. 360).

[21]Kanun dışı tutuklananlara tazminat verilmesi gereği hukukumuzda ilk defa 1961 Anayasası’nın 30 maddesi ile açıkça öngörülmüştür. Anayasanın bu emredici hükmü karşısında, 1964 yılında, kanundışı tutuklananlara tazminat verilmesini düzenleyen 466 sayılı kanun kabul olunmuştur.

[22].Tazminatın hukuki esasını açıklayan diğer teoriler için bkz. Faruk Erem, Kanun Dışı Yakalanan ve Tutuklananlara Tazminat, AD, 55, 1964Ğ7-8, ss. 718-719; Uğur Alacakaptan, Haksız Tutma ve Yakalama Hallerinde Devletin Tazminat Verme Mükellefiyeti, AÜHFD, XVIII, 1961Ğ1-4, ss.202-207; Durmuş Tezcan, Türk Hukukunda Haksız Yakalama ve Tutuklama, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayını, Ankara: 1989, ss.112-114; Sıddık Sami Onar, İdare Hukukunun Umumi Esasları, İstanbul Tercüme ve Neşriyat Bürosu, İstanbul : 1952, s. 1219.

[23] Tazminatın hukuki dayanağını soyut bir hukuk teorisinden çok, hukuk devleti kavramının, adalet ve hakkaniyet duygusunun oluşturduğu ileri sürülmüştür (Gölcüklü, s. 175; Centel, s. 230; Alacakaptan, ss. 205-207). Ancak bizce hukuk devleti ilkesi, adalet ve hakkaniyet duygusu tazminatın hukuki dayanağını değil, kusura dayanmayan sorumluluğun benimsenmesinin gerekçesini oluşturmaktadır.

[24]Bkz. ÜnverĞKavalalı, s. 35; Özmen, Haksız ve Kanunsuz Tutma Ayrımında Hukuk Devletinin Tazminat Sorumluluğu ve Kişisel Sorumluluk, ABD, 1977Ğ5, ss. 851-852.

[25]ÜnverĞKavalalı, s. 34; Kunter, ss. 699-700; Baki Kuru, Ramazan Arslan, Ejder Yılmaz, Medeni Usul Hukuku, Ankara, 1986, s. 35, ss. 598-599; geniş bilgi için bkz. Özmen, ss. 847-854.

[26]Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5. maddesinin son bendine göre de, sözleşmeye aykırı olarak tutuklanan herkesin tazminat istemeye hakkı vardır. Sözleşmenin 22.11.1984’de imzaya açılan 7 no’lu protokolü, tazminatın ödenmesini şu şartlara bağlamıştır (bkz. Kunter, s. 700) : 1- Bir adli hata yapıldığı yeni olay veya eski olayın sonradan öğrenilmesi nedeniyle anlaşılmış olmalı, 2- Bu nedenle kesinleşmiş bir ceza mahkumiyeti iptal edilmeli veya bu konuda özel bir af çıkarılmalı, 3- Bu mahkumiyet yüzünden bir kişi ceza çekmiş olmalı, 4- Bu kişi bilinmeyen olayın zamanında öğrenilmemesinden kısmen veya tamamen sorumlu bulunmamalı.

[27]Erem, Kanundışı ...,ss. 722-723. Haksız tutuklama hallerinde bir kanun dışılık olmadığı, işlemin sadece haksız olduğu ileri sürülebilir (bkz. Erem, Kanundışı ..., s.723). Ancak haksız tutuklama hallerinde de sonradan meydana gelen bir kanun dışılık olduğu için, bunları “kanun dışı tutuklama” başlığı altında incelemek yanlış olmayacaktır.

[28]Bkz. Kunter, s. 701.

[29]CMUK’nun kabahatlerde tutuklamayı düzenleyen 105. maddesi 18.11.1992 gün ve 3842 sayılı kanunun 31. maddesinin 2. fıkrası ile yürürlükten kaldırılmıştır. Aynı maddenin 1. fıkrasına göre ise DGM’nin görev alanına giren suçlarda CMUK md. 104’ün eski şekli uygulanacaktır. Bu, bir kuralın eski ve yeni şekillerinin aynı anda yürürlükte olması sonucunu doğuran çarpık bir düzenlemedir.

[30]“Tutuklama kararında bu karara esas alınan deliller gösterilmediği gibi davacılara isnad edilen suçlarla ilgili soruşturma evrakında da delil mevcut olmadığı, tutuklamanın kanuni mesnedi bulunmadığı gözetilmeden ... tazminat isteklerinin reddine karar verilmesi; bozmayı gerektirmiş ...”(Y4CD, 25.9.1975, E.4728, K. 4739, ÜnverĞKavalalı, s. 56).

[31]Centel, Anayasanın 19Ğ4. maddesinin sözlü bildirimi de öngörmüş olması nedeniyle artık "yazılı olarak bildirmeme"nin tazminat sebebi olmayacağı görüşündedir (bkz. Centel, s. 233).

[32]CMUK md. 108’in, 18.11.1992 gün ve 3842 sayılı kanunla değiştirlmeden önceki hükmüne göre hakim önüne çıkarma süresi azami kırk sekiz saatti.

[33]Bkz. Kunter, ss. 681-682; toplu suçlarda hakim önüne çıkarma süresinin 15 gün olması üzerindeki tartışmalar için bkz. Danışma Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt 8, 20.8.1982, 131. Birleşim, s. 226-231.

[34]28.11.1992 gün ve 3842 sayılı kanunun 31. maddesi ile, DGMK’nun hakim önüne çıkarmada süreleri düzenleyen 16. maddesi ilga edilmiş ve sözkonusu düzenleme aynı kanunun 30. maddesi ile yapılmıştır. Bu, karışıklığa yol açacak bir düzenleme şeklidir. DGMK’nun 16. maddesi ilga edilmek yerine, 3842 sayılı kanunun 30. maddesi ile değiştirilmeliydi.

[35]466 sayılı kanunun 1. maddesinin 8. bendinde, “Aynı cins suçtan mahkum olanlar, itiyadi suçlular ve suç işlemeyi meslek veya geçinme vasıtası haline getirenler, 6 ve 7. bendleri hükümlerinden faydalanamazlar” hükmü yer alıyordu. Ancak bu bent 10.1.1991 gün ve 3696 sayılı kanunun 3. maddesi ile yürürlükten kaldırılmıştır.

[36]“ ... Ağır Ceza Mahkemesinin, tazminat istemine esas olan beraet kararını delil yönünden incelemesine yasal olanak bulunmadığı ...” (YİBBGK, 2.5.1977, E.1,K.1, ÜnverĞKavalalı, ss. 98-102).

[37]Centel, s. 235. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 22.11.1984’te imzaya açılan 7 no’lu protokolü uyarınca da muhakemenin iadesi sonucu beraet edilmesi halinde tazminat ödenmelidir. Sözkonusu prokole göre tazminat ödenmesinin şartları şunlardır (bkz. Kunter, s. 700) : 1- Bir adli hata yapıldığı yeni olay veya eski olayın sonradan öğrenilmesi nedeniyle anlaşılmış olmalı, 2- Bu nedenle kesinleşmiş bir ceza mahkumiyeti iptal edilmeli veya bu konuda özel bir af çıkarılmalı, 3- Bu mahkumiyet yüzünden bir kişi ceza çekmiş olmalı, 4- Bu kişi bilinmeyen olayın zamanında öğrenilmemesinden kısmen veya tamamen sorumlu bulunmamalı.

[38]Kunter, s. 701, dipnot 500; Centel s. 235.

[39]Alacakaptan, s. 215; Erem, Kanun Dışı ..., ss. 723-724; Centel, s. 237.

[40]Alacakaptan, s. 215; Centel, s. 236.

[41]M. Naci Ünver, A.Mümin Kavalalı, Hukukumuzda Yasa Dışı Yakalanan veya Tutuklananlara Tazminat Verilmesi, Kazancı Kitap Ticaret A.fi., İstanbul: 1990,s. 44.

[42]Bkz. Centel, s. 239.

[43]Aynı kanı için bkz. Mehmet Handan Surlu, Uygulamanın Işığında Haksız Tutuklamanın Tazmini, AD 63, 1972Ğ8-9, ss. 604-605.

[44]“... hükmolunan ceza da ‘sadece para cezası’ olmayıp, özgürlüğü bağlayıcı cezadan çevrilmiş para cezasıdır. 647 sayılı Yasanın 4. maddesinin ikinci fıkrasına göre hapis cezasının yaş nedeniyle ve zorunlu olarak para cezasına çevrilmiş olması, aynı maddenin 4. fıkrasındaki ‘uygulamada asıl ceza, bu madde hükümlerine göre para cezasına veya tedbire çevrilen hürriyeti bağlayıcı cezadır’ hükmünü ortadan kaldırmaz ve yorumuna da olanak sağlamaz. 647 sayılı Yasanın 5. maddesinin 6. fıkrası hükmü de bu doğrultuda anlaşılmalıdır. Çünkü ‘sadece para cezası’ndan amaçlanan, TCK ile özel hükümlü ceza kanunlarında eylem için öngörülen yaptırımın, doğrudan doğruya ‘para cezası’ bulunmasıdır. Bu nedenlerle ... tazminat isteğinin reddine ilişkin olarak verilen hükmün onanmasına ...”(Y8CD, 20.1.1984, E.6, K. 59, ÜnverĞKavalalı, s. 140).

[45]“Suçun niteliği sonradan değişmiş ve Af Yasası ile ortadan kalkmış olsa bile tutuk kalınan günler için Devletten zararların ödenmesi istenemez”(YCGK, 16.2.1976, E.1-36, K. 3, ÜnverĞKavalalı, s. 102); YCGK, 24.11.1975, E. 1-275, K. 306 (ÜnverĞKavalalı, s.120).

[46]Y6CD, 13.5.1969, E. 2898, K. 2887 (Doktrin ve İçtihat Bülteni, 1969Ğ2, s. 47).

[47]Bkz. Erem, s. 730.

[48]Y1CD, 14.10.1975, E. 2790, K. 3223 (ÜnverĞKavalalı, s. 55).

[49]“466 sayılı Yasanın 2. maddesi 3. fıkrasına göre, dilekçenin reddine karar verilebilmesi için, anılan maddenin dilekçe kapsamına ve sübut delillerine ilişkin 2. fıkrasındaki koşulların yerine getirilmemiş olması gerekir. Oysa davacı vekili bu hususları yerine getirmiş, yalnız birinci fıkraya göre yetkisiz mahkemeye başvurmuştur. fiu hale göre ilk fıkradaki mercide yanılma, dilekçenin reddini gerektirmez” (Y9CD, 21.2.1979, E. 339, K. 576, YKD, 1979, s. 1098).

[50]YCGK, 17.2.1986, E.5-506, K. 59 (ÜnverĞKavalalı, s. 75).

[51]“... yasadışı yakalanan veya tutuklanan kişilere tazminat verilmesi hakkındaki 466 sayılı Yasanın uygulanması yönünden, yerel mahkemelerce sanıkların yokluğunda hükmolunan beraet kararları ile Yargıtayca onanan ya da CMUK’nun 322. maddesi uyarınca verilen beraat kararlarının ilgili sanıklara tebliği gerekeceğine, sözü edilen 466 sayılı Yasanın 2. maddesinde gösterilen üç aylık sürenin mahkemelerce yapılacak tebliğ tarihinden başlayacağına, ikinci toplantıda çoğunlukla karar verildi”(YİBBGK, 21.4.1975, E.3,K.5, ÜnverĞKavalalı, ss. 83-85); YCGK, 7.7.1975, E.1, K.103 (ÜnverĞKavalalı, ss. 80-81); Y9CD, 7.11.1989, E.2735, K.4394 (ÜnverĞKavalalı, s. 67); Y1CD, 23.11.1976, E. 3560, K. 3740 (ÜnverĞKavalalı, s.79).

[52]“fiu hale göre, Yasanın açık hükmü ve gerekçesiyle yerleşmiş tüm uygulamalar, gözönünde bulundurulduğunda; yasa dışı tutuklananlara tazminat verilmesine dair 2Ğ1. maddesine göre tazminat istemeye esas alınan kararın verilmiş olması yeterli olmayıp bu kararın kesinleşmiş olması da gerekir. Doğmamış hakkın dava yoluyla talebi hukuken mümkün değildir” (YCGK, 1.12.1986, E.1-327, K. 555, ÜnverĞKavalalı, s.72); “... Ceza Davasındaki beraet kararı isterse sanığın ve vekilinin yüzlerine karşı ve isterse yokluklarında verilmiş olsun, kesinleştikten sonra vaki tebliğden itibaren 466 sayılı Yasanın 2. maddesinin öngördüğü yasal süre işlemeye başlar. Bu itibarla itirazın kabulüne karar verilmelidir (YCGK, 28.11.1988, E.9-447, K. 502, ÜnverĞKavalalı, s. 90-91); Y1CD, 14.3.1988,E.1265,K.918 (ÜnverĞKavalalı, s. 71); Y1CD, 6.5.1986, E. 1734, K. 1900 (ÜnverĞKavalalı, s. 75).

[53]“... Davacı vekili tarafından yazılırken 12.5.1986 tarihi atılan bir dilekçenin 9.5.1986 tarihinde havale ettirilmesi mümkündür. Zira, davacı vekili yazdığı dilekçeye sonraki bir tarihi yazabilir ve bunu hakime daha önce havale ettirebilir. Öte yandan hakim tarafından havalesi yapılmış bir dilekçenin mahkeme kaleminde geç kaydedilmesi sonucu değiştirmez. Asıl olan hakimin havale tarihidir ...”(YCGK, 17.10.1988, E. 8-311, K. 362, ÜnverĞKavalalı, s. 70).

[54]“Hadisemizde tutuklama kararını itirazen incelemiş olan Ağır Ceza Mahkemesi Başkanının, dava konusu tazminat davasının görülmesinde, mahkeme kuruluna katılmaması gerekirdi ...”(YCGK, 2.7.1973, E.5-247, K. 520, ÜnverĞKavalalı, s. 81-82);

“Ağır Ceza Mahkemesi Başkanının tutuklama kararını (tutuklama kararına yapılan itirazı) reddetmesi nedeniyle o Ağır Ceza Mahkemesinin yetkisizliği düşünülemez. Başkan olmaksızın Ağır Ceza Mahkemesinin kurulması olanağı bulunduğuna göre o Ağır Cezanın yetkisizliği sözkonusu değildir”(Y3CD, 27.2.1976, E. 1846, K. 1569, YKD, Temmuz 1977, s. 1009); Y5CD, 4.10.1977, E. 2735, K. 2733 (ÜnverĞKavalalı, s. 79); Y3CD, 27.2.1976, E. 1846, K. 1565 (YKD, Temmuz 1977, s. 1009).

[55] Erem ve Centel hazinenin tazminat davasına müdahele yetkisi olmadığı, C. Savcılığının temyiz etme yetkisi olduğu görüşündedirler (Erem, Kanundışı ..., s. 731, Centel, ss. 252-253).

[56]“466 sayılı Yasanın 2. maddesinin 3. bendi gereğince verilen red kararlarının temyiz kabiliyeti bulunmadığından, itiraz dilekçesi mahiyetinde görülen temyiz dilekçesinin itiraz merciine gönderilmek üzere dosyanın tetkiksiz C.Başsavcılığına iadesine ...”(Y8CD, 26.6. 1974, E. 8775, K. 10888, ÜnverĞKavalalı, s. 94). Yargıtay, tazminat davası kabul edilip esasa girildikten sonra verilen kararların ise itirazı değil, temyizi kabil kararlar olduğu görüşündedir (bkz. Y8CD, 29.9.1976, E. 4180, K. 6598, ÜnverĞKavalalı, s. 94).

[57]Yargıtay, 466 sayılı yasaya göre verilmiş bir hüküm bulunmaksızın Devletin istese dahi tazminat ödemesinin sözkonusu olamayacağı, bu nedenle davacının tazminat faizi isteyemeyeceği görüşündedir (YCGK, 12.3.1973, E. 5-55, K. 221, ÜnverĞKavalalı, s.60).

[58]Centel, s. 247; Y5CD, 15.2.1972, E. 5204, K. 532 (TİK, 1972-1, 596); Y9CD, 13.5.1982, E. 1688, K. 1756 (YKD, Ağustos 1982, ss. 1194-1195).

[59]“... davacının beraet ettiği suçtan tutuk kaldığı süreye, aylık gelirine uygun olarak hesap edilen maddi ödence miktarı ...” (Y9CD, 1.6.1978, E. 2386, K. 2421, ÜnverĞKavalalı, s. 51); “ Davacının tutukluluk süresinde izinli sayılıp sayılmadığı, sayılmış ise, kendisine bir ücret ödenip ödenmediği; tutukluluğu sırasında işveren kuruluş tarafından yapılan yasal kesintiler dışında, yoksun kaldığı hak ve menfaatleri tutarının neden ibaret bulunduğu araştırılarak elde edilecek sonuca göre maddi ödencenin belirlenmesi gerekirken eksik inceleme ile yazılı biçimde karar verilmesi; usul ve yasaya aykırı ve Hazine vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan ...” (Y9CD, 7.4.1978, E. 1425, K. 1520, ÜnverĞKavalalı, s. 51).

[60]“... davacının coğrafi şartlar bakımından, Mayıs ayından Kasım ayının 15. gününe kadar mesleğini icra edebileceğinin anlaşıldığına göre, mahkemenin talep dışına çıkarak çalışmadığı günler için de davacı lehine tazminata hükmolunması, 466 sayılı Yasanın lafzına ve ruhuna aykırı görüldüğünden, davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme hükmünün bozulmasına karar verilmelidir” (YCGK, 11.4.1977, E.5-122, K. 158, ÜnverĞKavalalı, s. 53); “Tutuklu davacının çalıştığı işin niteliği nazarı dikkate alınarak, resmi tatil günlerinde çalışıp çalışmadığı araştırılarak sonucuna göre karar verilmelidir” (YCGK, 6.12.1972, E. 6-17, K. 350, ÜnverĞKavalalı, s. 61). “Davacının Sosyal Sigortalara bağlı bir işçi olup olmadığı araştırılarak bu Kuruma bağlı bir işçi bulunduğu takdirde tatil günlerinde çalışıp çalışmadığı hususu belli olacağından tazminatın ona göre tesbiti gerekirken bu hususun da incelenmemiş olması; Yasaya aykırı, davalı hazinenin temyiz itirazları ve tebliğname bu bakımlardan yerinde görüldüğünden ...”(Y1CD, 12.12.1974, E. 3321, K. 5842, ÜnverĞ Kavalalı, s. 58); Y5CD, 6.11.1973, E. 2754, K. 2840 (ÜnverĞ Kavalalı, s. 60).

[61]Tezcan, s. 116.

[62]Ankara 4 Ağır Ceza Mahkemesi, 8.4.1992 (Çağdaş Hukuk, Mayıs 1992, Yıl 1, sayı 1, ss.42-43); Tezcan, s. 117.

[63]Centel, s. 247; Y1CD, 25.1.1973, E. 972-4967, K. 227 (Biçer, s. 105).

[64]YCGK, 11.10.1971, E. 1-301, K. 330 (ÜnverĞKavalalı, s. 60). Ancak bu ücret, Yargıtay’a göre, avukatlık asgari ücret tarifesi üzerinden hesaplanmalıdır (Bkz. Y8CD, 15.6.1977, E. 225, K. 5149, ÜnverĞKavalalı, s. 53).

[65]YİBBGK, 22.1.1973, E. 1972Ğ7, K. 1973Ğ1 (ÜnverĞKavalalı, s. 62).

[66]“466 sayılı Yasanın 1. maddesinin 7. bendindeki ‘her türlü zararlar’ deyimine, maddi ve manevi zararlar dahildir” (Y1CD, 5.5.1966, E. 810, K. 1071, ÜnverĞKavalalı, s.62).

[67]“Haksız tevkif sebebiyle tayin olunacak manevi tazminat zararla orantılı ve adil bir miktarda olmalıdır”(Y6CD, 12.9. 1969, E. 3041, K. 4706, ÜnverĞKavalalı, s. 62); “Manevi ödencenin takdirinde, tarafların ekonomik ve sosyal durumları, davaya katılan ile öldürülen arasındaki akrabalık bağı ve öldürülenin birlikte (müterafık) kusuru bulunup bulunmadığı gözönüne alınarak öldürme olayı ile davaya katılanın nefsinde meydana gelen denge bozukluğu ve duyduğu acının giderilmesi amaçlanmalıdır”(Y1CD, 9.3.1977, E. 892, K. 847, YKD, 1977, s. 1152).

[68]YCGK, 17.10.1988, E.6-266, K. 374 (YKD, 89Ğ1, ss. 105-107).

[69]“... davacı hakkında verilen mahkumiyet müddetinin tutuklandığı süreden çıkarıldıktan sonra fazla tutuklu kaldığı günler üzerinden maddi tazminatın takdiri gerektiği düşünülmeyerek yazılı şekilde fazla tazminata hükmonulması, kanuna aykırı, davalı Hazine vekilinin itirazları yerinde görüldüğünden ...”(Y1CD, 13.9.1989, E. 2237, K. 2304, ÜnverĞKavalalı, s. 126); Ankara 4 Ağır Ceza Mahkemesi, 15.5.1992, E. 1992Ğ67, K. 1992Ğ62 (Çağdaş Hukuk, Haziran 1992, Yıl 1, sayı 2, s. 43).