Yayınlar


Türkiye Cumhuriye'nin Yeni Ceza Muhakemesi Kanunu Uyarınca Devlet Sırrı İçeren Beyanların ve Belgelerin Mahkemeye Sunulması

 Av. Prof. Dr. Metin FEYZİOĞLU

Tebliğin konusu, CMK’nun devlet sırrı teşkil eden tanık beyanlarının mahkemece elde edilmesini ve devlet sırrı teşkil eden belgelerin mahkemeye sunulmasını düzenleyen hükümlerinin incelenmesinden ibarettir.

CMK’nun devlet sırrına ilişkin tanık beyanlarını düzenleyen 47. maddesi aynen şöyledir:

“(1) Bir suç olgusuna ilişkin bilgiler, Devlet sırrı olarak mahkemeye karşı gizli tutulamaz. Açıklanması, Devletin dış ilişkilerine, milli savunmasına ve milli güvenliğine zarar verebilecek; anayasal düzeni ve dış ilişkilerinde tehlike yaratabilecek nitelikteki bilgiler, Devlet sırrı sayılır.[1]

(2) Tanıklık konusu bilgilerin Devlet sırrı niteliğini taşıması halinde; tanık, sadece mahkeme hâkimi veya heyeti tarafından zâbıt kâtibi dahi olmaksızın dinlenir. Hâkim veya mahkeme başkanı, daha sonra, bu tanık açıklamalarından, sadece yüklenen suçu açıklığa kavuşturabilecek nitelikte olan bilgileri tutanağa kaydettirir.

(3) Bu madde hükmü, hapis cezasının alt sınırı beş yıl veya daha fazla olan suçlarla ilgili olarak uygulanır.

(4) Cumhurbaşkanının tanıklığı söz konusu olduğunda sırrın niteliğini ve mahkemeye bildirilmesi hususunu kendisi takdir eder.”

Taraflara kapalı bir yargılamaya izin veren ve bu nedenle savunma hakkını ağır şekilde ihlal eden bu hüküm, Anayasa md. 36’da ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi md. 6’da güvence altına alınan adil yargılanma hakkına açıkça aykırıdır.

Üstelik bu düzenleme, mahkemenin maddi gerçeğe ulaşmasına da hizmet etmeyecektir. Çünkü devlet sırrının niteliği gereği mahkeme, tanığın bildiklerini doğru ve eksiksiz anlatıp anlatmadığını denetleme imkanından büyük ölçüde yoksundur.

5271 sayılı Kanun’dan önce yürürlükte bulunan 1412 sayılı Kanun’un (md. 49) uygulamasında devlet sırrı konusunda kamu görevlilerinin tanıklığına amirleri tarafından izin verilmediğinden şikayet edilmiştir ve bu şikayetler, söz konusu yeni düzenlemenin gerekçesini oluşturmuştur. Oysa yukarıda açıklandığı üzere, devlet sırrının niteliği gereği, mahkemenin, tanığın bildiklerinin tamamını anlatıp anlatmadığını veya doğru söyleyip söylemediğini denetlemesi son derece güçtür. Öyleyse kişilerin adil yargılanma haklarını ihlal eden bu düzenleme, gerçeği bulma amacına da hizmet etmemektedir.

Hemen belirtelim ki, CMK md. 47’de, tanığın kamu görevlisi olması veya olmaması ayrımı yapılmamıştır. Şu halde, kamu görevlileri dışındaki kişilerin de devlet sırrına vakıf olabileceği kabul edilmiştir. Böylece, eski 1412 sayılı Kanun’un uygulamasında devlet sırrına vakıf olsalar bile tanıklıkları hiçbir izne veya özel usule tabi olmayan kişilerin dinlenmesinde de adil yargılanma hakkını ihlal eden bir usul kabul edilmiştir.

Tanık, dava konusu olayla ilgili bildiklerinin devlet sırrı niteliğinde bilgiler olduğunu söylerse, mahkeme, dinleyiciler, taraflar ve zabıt katibi dahi olmaksızın tanığı dinleyecektir.

5271 sayılı CMK, 1412 sayılı eski Kanun’dan farklı olarak, tanığın kamu görevlisi olmasını açıkça zorunlu tutmadığına göre, bu madde nedeniyle hakimin, örneğin bir organize suç örgütü lideriyle başbaşa duruşma salonunda kalması ihtimal dahilindedir.

Tek hakimli mahkemelerde hakim, heyetlerde ise mahkemenin başkanı, tanığın kapalı celsede yaptığı açıklamalardan sadece sanığa yüklenen suçu açıklığa kavuşturabilecek olan bilgileri tutanağa kaydettirecektir.

Tutanağa geçirilmeyen beyanların, isnadın ispatında kullanılması mümkün değildir. Çünkü mahkeme başkanı bu açıklamaları tutanağa geçirmemekle, bunların uyuşmazlıkla ilgili olmadıklarını kabul etmiştir.

Mahkemeye açıklanan devlet sırlarından yargılanan uyuşmazlıkla ilgili olan kısımları aleniyete intikal edeceğinden, bunların üzerinden sır niteliği kalkacaktır.

Tanık dinlenirken hakimden başkası hazır bulunamayacağından, bu düzenleme, tarafların, tanığa soru sorma imkanını elinden almaktadır.[2] Bu, özellikle savunma makamı açısından son derece zor bir durumdur. Çünkü ceza muhakemesinde yalnızca sanığın hürriyeti ve/veya malvarlığı risk altındadır.

Savunma, tutanakta yazanlar dışında tanığın mahkemeye neler anlattığını da bilemeyecektir. Tanığın, sanık hakkında olumlu ya da olumsuz konuşup konuşmadığını, mahkemeyi etkilemeye yönelik bir çaba içinde olup olmadığını savunmanın bilmesine imkan yoktur. Savunmanın, tanığın anlatımına müdahale etme, gerçek dışı olduğunu ileri sürme imkanı da bulunmamaktadır. Tanık ve hakim, içeride, baş başadır.

İspat faaliyetinin psikolojik dinamikleri dikkate alındığında[3], aleniyeti kısmen ortadan kaldıran ve kapalı yargılama getiren bu düzenlemenin tarafların katılımına imkan vermeyecek şekilde mahkemeyi etkilemeye elverişli olduğu, sanığın adil yargılanma hakkını emsalsiz bir şekilde tehdit ettiği ortadadır.[4]

Ceza muhakemesinde, maddi sorunun çözümünde şüpheden sanık yararlanır. Şüpheden sanık yararlanır ilkesinin kaynağı, suçsuzluk karinesidir. Bu ilkeyi uygulayan ceza mahkemeleri, sanığın suçlu olduğu konusunda şüpheyi gideremezlerse, delil yetersizliğinden sanığın beraetine karar verirler. CMK md. 223/2-e bunu, “yüklenen suçun sanık tarafından işlendiğinin sabit olmaması” hali olarak tanımlamıştır. Uygulamada, beraet kararlarının büyük çoğunluğunun temelinde, şüpheden sanığın yararlanacağı ilkesi vardır. CMK md. 47/2 ile getirilen bu düzenleme çerçevesinde, mahkemeye bir devlet sırrı açıklayacağını söyleyen ve böylece, içeride hakimle baş başa kalabilmek imkanına kavuşan bir tanık, mahkemenin, kapalı kapılar ardında, tarafların katılımından uzak bir şekilde şüphesini yenmesini sağlamaya elverişlidir. Böyle bir düzenlemenin ve bu düzenlemeye dayanılarak yapılacak bir uygulamanın adil yargılanma hakkıyla uzaktan yakından bir ilgisi olamaz.

Öte yandan, isnadın ağırlığı, hiçbir zaman isnadın gerçekliğini / ciddiliğini gösteren bir ölçü değildir. Bu nedenle, “hapis cezasının alt sınırı beş yıl veya daha fazla” demek suretiyle, adil yargılanma hakkının böylesine ihlal edilmesine bir mazeret bulunamaz.

Maddedeki düzenlemeye karşı çıkışımızın, hakime güvenmek ya da güvenmemekle bir ilgisi yoktur. Hükmün “hakime güven” boyutunda tartışılması yersizdir. Aksi halde, ifade alma sırasında müdafiin yardımından yararlanılmasını, mecburi müdafiliği, müdafiin dosyayı inceleme hakkını, kısaca savunma hakkı içerisinde yer alan bütün hakları hakime güvensizlik olarak nitelendirmek gereklidir. Muhakeme eğer üç makamın ortak bir faaliyeti ise[5], savunma makamı, tanık dinlenirken orada olmak hakkına sahip olmalıdır.

Üstelik bu düzenlemenin, maddi gerçeğe ulaşılması yolunda ciddi bir işlevi de olmayacağı ortadadır. Tam tersine, bu düzenleme nedeniyle mahkemeler, duruşma salonunun kapalı kapıları ardında, yönlendirilme tehlikesiyle başbaşa bırakılmaktadır.

Son olarak, hükümde alt sınırı beş yıldan az hapis cezası gerektiren suçlarda ne yapılacağı, çözümsüz bırakılmıştır.

Yapılması gereken, CMK md. 47 düzenlemesinden vazgeçilmesidir. Bunun yerine eski Kanun’un 49. maddesindeki sisteme geri dönülmelidir. Buna göre, tanığın, kamu görevi nedeniyle bir devlet sırrına vakıf olması ve beyanının bu sırla ilgili olduğunu ileri sürmesi halinde, mahkeme, sırrın ilgili olduğu makamın amirine başvurarak, sırla ilgili tanıklık izni verilmesini talep etmeli, izin verildiği takdirde, tarafların huzurunda tanık, beyanını sunmalıdır. Bu halde elbette, mahkemeler talep ettiğinde, idari mercilerin keyfi davranmayarak mümkün olan hallerde izin vermelerini beklemek, en doğal hakkımızdır. Devlet sırrını kamu görevi dışında öğrenen kişilerin tanıklığını ise farklı bir usule bağlamaya gerek yoktur. Çünkü bir bilgi, kamu görevi dışında bir nedenle bir kişi tarafından öğrenilmişse, zaten sır niteliği ortadan kalkmıştır; artık bu bilgiyi mahkemeden gizlemenin herhangi bir gerekçesi olamaz.

CMK, devlet sırrı içeren belgelerin delil aracı olarak sunulması ve incelenmesi konusunda da, yeni bir düzenleme içermektedir.

125. maddedeki bu düzenleme aynen şöyledir:

“(1) Bir suç olgusuna ilişkin bilgileri içeren belgeler, Devlet sırrı olarak mahkemeye karşı gizli tutulamaz.

(2) Devlet sırrı niteliğindeki bilgileri içeren belgeler, ancak mahkeme hâkimi veya heyeti tarafından incelenebilir. Bu belgelerde yer alan ve sadece yüklenen suçu açıklığa kavuşturabilecek nitelikte olan bilgiler, hâkim veya mahkeme başkanı tarafından tutanağa kaydettirilir.

(3) Bu madde hükmü, hapis cezasının alt sınırı beş yıl veya daha fazla olan suçlarla ilgili olarak uygulanır.”

Görüldüğü üzere bu madde, devlet sırrı hakkındaki tanıklıkla ilgili 47. maddenin simetriği olup, aynı şekilde, kapalı yargılamaya izin vermekte, savunma hakkını ve adil yargılanma hakkını ağır şekilde ihlal etmektedir. Bu nedenle, eleştirilerimizde, yukarıdaki açıklamalarımıza gönderme yapmakla yetinilecektir.

Ancak önemi dolayısıyla tekrar vurgulamamız gerekirse, bu hüküm de mahkemeyi, savunmanın müdahalesini imkansız hale getirecek şekilde tek taraflı bir yönlendirmeye açmakta ve Anayasa md. 36 ile AİHS md. 6’yı ihlal etmektedir.

Öte yandan İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda bile (md. 20/3) mahkeme tarafından idareden ...istenen bilgi ve belgeler Devletin güvenliğine veya yüksek menfaatlerine veya Devletin güvenliği ve yüksek menfaatleriyle birlikte yabancı devletlere de ilişkin ise, Başbakan veya ilgili bakan, gerekçesini bildirmek suretiyle, söz konusu bilgi ve belgeleri vermeyebilir. Verilmeyen bilgi ve belgelere dayanılarak ileri sürülen savunmaya göre karar verilmez” hükmü yer alırken, idari işlemin iptal edilip edilmeyeceğinin değil, bir insanın mahkumiyetine karar verilip verilmeyeceğinin kovuşturulduğu ceza davasında taraflara kapalı delil ikamesini getiren böyle bir hükmün uygulanabilir olmasını, hukuk devleti kavramlarıyla açıklamak mümkün değildir.



[1] Devlet sırrı kavramı hakkında bkz. BAYRAKTAR, Köksal: Siyasal Suç, İstanbul 1982, s. 48; SOYASLAN, Doğan: Yürütme Organının Suç ve Ceza Koyma Yetkisi, Ankara 1990, s. 3 vd.; FEYZİOĞLU, Metin: Ceza Muhakemesi Hukukunda Tanıklık, Ankara 1996, s. 181 vd.

[2] Tanığa soru sormanın önemi ve yeni Kanun’da düzenlenmesi hakkında bkz. KUNTER, Nurullah/YENİSEY, Feridun: Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, Özet Kitap, İstanbul 2005, ss. 230-231; FEYZİOĞLU, Tanıklık, s. 342;

[3] Bu konuda bkz. KUNTER/YENİSEY, ss. 7, 8; FEYZİOĞLU, Metin: Ceza Muhakemesinde Vicdani Kanaat, Ankara 2002, ss. 71-74, 139-149.

[4] Aleniyetin önemi hakkında bkz. KUNTER-YENİSEY, s. 6, FEYZİOĞLU, Vicdani Kanaat, ss. 168-169.

[5] KUNTER-YENİSEY, s. 8.